Panel başlığımız; “Edebiyatımızda Akdeniz” başlığını taşıyor. Panel başlığımızı “Akdeniz’e Edebiyatla Bakmak”, “Edebiyatımıza Akdeniz’den Bakmak” şeklinde açımlayabiliriz. Öte yandan, 9. Antalya Edebiyat Günleri’nin ana teması “Akdeniz ve Barış” başlığını taşıyor. Ana temadan panel başlığımıza yaklaştığımızda; bizim Akdeniz’e bakışımız salt bir nostalji arayışı olarak görülmemeli, belki bir nostalji arayışının yanında 21. Yüzyıl Akdeniz’ini savaşlar, çatışmalar denizi ve havzası olarak değil, bir barış, bir sanat, bir edebiyat coğrafyası olarak görmek arzusu ve tahayyülü olarak değerlendirmek mümkün.
Yerel, Bölgesel ve Evrensel Bir Tema Olarak Akdeniz ve Akdenizlilik
“Akdeniz”; yerel, bölgesel ve evrensel bir tema olarak verimli ve kullanışlı bir kavram. Akdeniz deyince; asırlar boyunca birçok kültüre ve dine ev sahipliği yapmış büyük bir mekândan, büyük bir coğrafyadan konuşuyoruz. Bu topraklarda hemen her topluluğun ve uygarlığın yarattığı bir kültür birikiminden söz ediyoruz. Bu büyük mekânda ve coğrafyada savaşlar var, katliamlar var, afetler de var. Enerjisi, heyecanı ve renkliliğiyle üretilmiş mitoloji de var, elbette edebiyat da var.
Akdeniz’e fiziki coğrafya olarak yaklaşırsak, bir denize işaret ediyor. Beşeri coğrafya olarak yaklaşırsak, deniz ve çevresindeki kara parçalarının oluşturduğu bir havzayı tanımlamış oluyoruz.
Beşeri tarihi coğrafya boyutlarıyla bakıldığında Akdeniz havzasının iki özelliği dikkat çekiyor: İlki; büyük bir içdeniz, yerleşmelerin olduğu yerlerde deniz ve karanın iç içe geçtiği coğrafi mekân (bu sürekli hareketlilik ve iletişim anlamına gelmektedir).İkincisi; uygun enlemler arasında yatay olarak uzanan ve yerleşime uygun mekânda hâkim olan “Akdeniz İklimi”.
“Akdeniz” kavramına iki farklı bakış açısıyla yaklaşılabilir: Birincisinde; beşeri coğrafyaya uygun bir Akdeniz kavramı (Akdeniz’in bir tarihi coğrafyası söz konusu) İkincisinde; bu coğrafyada oluşan, bütünlüğü ve farklılığı olan bir “Akdenizlilik.” Buradaki “Akdenizlilik” kavramı, bu coğrafyada, bu havzada bulunan yaşam bütünlüğünü, farklılıkları ve zaman içinde değişimini içeren bir kavram olarak anlam kazanmaktadır.
Kabul etmeli ki “Akdeniz” veya “Akdenizlilik” derken, özel bir mekân ve iklim koşullarına, dolayısıyla bir alan olarak Akdeniz’in özgünlüğü konusuna vurgu yapmış oluyoruz. Çünkü bu iklim koşullarıyla bu özel mekân; uygarlıkların gelişmesinde ve toplumların yaşam performanslarında belirleyici bir etken olagelmiştir.
Akdenizlilik kavramına yaklaşırken, bu coğrafyadaki belirsizlik üzerinde durmak gerekmektedir: Akdenizli; iklim değişiklikleri, depremler, volkanik faaliyetler ve deniz ulaşımında rüzgârlar gibi çok yönlü belirsizlikler karşısında yaşamını sürekli düzenlemek durumunda kalmıştır. Bu durum Akdenizliyi sürekli uyuma ve yaratıcılığa zorlamaktadır.
Bir başka Akdenizlilik özelliği; toprakların parçalanması, işlenmesi ve çeşitli ürünlerin üretilmesidir. Akdeniz’de şarap ve zeytinyağının üretimi ve tüketimi buna örnek olarak verilebilmektedir. Akdeniz’de küçükbaş hayvancılık yapılmakta, “konargöçerlik” hareketler yaygın bir şekilde görülmektedir. Tüm bunlar, Akdeniz bütünlüğü içinde ele alınır hale gelmektedir.
Akdenizlilikle ilgi diğer bir özellik ise değerler hakkındadır. Akdenizlilerde çok derine işlemiş bir şeref-namus, utanma duyguları ve değerleri bulunmakta, bu da özel toplumsal ilişki biçimleri yaratmaktadır.
Akdeniz’in 10 bin yıllık tarihi olduğu düşünülürse, Akdeniz için iddia edilen “bütünlük ve farklılığı” 3 bin yılla sınırlandıran akademisyenler de var. Bu akademisyenler, bu sürenin alt ve üst sınırını deniz ulaşımı / taşıma teknolojisindeki ve ticaretin örgütlenme biçimdeki değişmelerle belirlemişlerdir. Onlara göre, “bütünlüğü ve farklılığı” olan bir Akdeniz’in oluşabilmesi için Akdeniz’de gemilerin etkin bir şekilde kullanılmaya başlaması gerekmektedir. Bu arada hemen belirtelim; gemilerin Akdeniz uygarlığının gelişiminde daha etkin bir biçimde kullanılması MÖ 1500 ile MÖ 1200 arasında Fenikelilerce gerçekleştirilmiştir. Antik Çağ’da yaşamış Sami dillerine mensup bir Akdenizli kavim olan ve Doğu Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na kadar yerleşimler kurmuş olan Fenikeliler üzerinde durmak gerekmektedir. Antik Çağ’ın şairi Homeros, Troyalı Paris’in Helen’e kendisiyle birlikte kaçması için Fenike kumaşı hediye ettiğinin altını çizmiştir. Fenikelilerin en bilinen buluşu alfabedir ki, tüm modern alfabelerin temelini oluşturmaktadır
Akdeniz ve Akdenizliliğin uzun tarihi boyunca, dünya uygarlığının gelişmesinde merkezi bir rol oynadığı açık bir biçimde ortadadır. Günümüz Akdeniz’i tarih içinde dünya uygarlık yarışında en geride kaldığı noktalardan birinde olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Göçmenler, sığınmacılar, cesetleri kıyıya vuran çocuklar, kadınlar, “Arap Baharı” adı verilen iç savaşlar, vekâlet savaşları, İsrail’in Filistin’e, Suriye’ye, Lübnan’a saldırıları, Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesi yönünde çatışmalar-savaşlar, özellikle İtalya’da ve İspanya’da yoksul güney, zengin kuzey tartışmaları… Tüm bunlar, dünya uygarlık yarışında Akdeniz’in geride kalmasının göstergeleri olabilir mi? Olabilir elbette. Burada soru şudur: Dünya sanayi toplumundan küresel bilgi toplumuna geçerken, Akdeniz nerede ve nasıl yerini alacaktır?
İşte tam da burada panel başlığımız olan, “Akdeniz, Akdenizlilik ve Edebiyat” başlığına yaklaşabiliriz diye düşünüyorum. Bizim panel başlığımıza salt bir nostalji arayışı olarak yaklaşılmamalı elbette, belki bir nostalji arayışının yanında 21. Yüzyıl Akdeniz’ini savaşlar, çatışmalar denizi ve havzası olarak değil, bir barış, bir üretim, bir sanat, bir edebiyat coğrafyası olarak görmek arzusu ve tahayyülü olarak değerlendirilmeli. En azından biz yazarlar, sanatçılar ve bilim adamları için. Çünkü biz edebiyatçılar, yazarlar ve şairler suları tersine akıtmak isteriz, imkânsızı isteriz. İmkânsızı istemeye devam edeceğiz etmesine de, “Akdeniz, dünya uygarlığının gelişmesinde merkezi bir rol oynayabilecek mi, Akdeniz’de barış, mutluluk ve görkemli sanat günümüzde ve yakın gelecekte ne kadar mümkün olacaktır?” sorusunu da sormaya devam edeceğiz.
“Yerel, Bölgesel ve Evrensel Bir Tema Olarak Akdeniz ve Akdenizlilik” başlığı altında yapmakta olduğum konuşmamın bu son bölümünde, büyük ölçüde İlhan Tekeli’nin, Akdeniz Akademisi Dergisi’nde yer alan “Akdeniz, Akdenizlilik ve Mobilite” başlığını taşıyan yazısından yararlandığımı belirtmeliyim.
Edebiyatımızda Akdeniz
“Edebiyatımızda Akdeniz” dediğimiz zaman, efsanevi kahramanların, yazarların-şairlerin ölümsüz coğrafyasında aklımıza pek çok yazar, pek çok kitap ya da karakter geliyor.
İzmirli Homeros’un “İlyada”ve “Odysseia”sı. Homeros’un İlyada’sında Akhilleus (namı diğer Aşil), Odysseia’da Odysseus baş karakterlerdir. Denizlerin efendisi Poseidon’un öfkesiyle Akdeniz’in dört yanında dolaşır Odysseus, yurdu İthaka’ya, eşi Penelope’ye dönüş yolunda Akdeniz coğrafyasının folklorik, mitolojik ve tarihsel motifleriyle karşılaşırız.
İzmirli Homeros’un yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan Edebiyatı‘nı ve Mitoloji’sini etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce’un Ulysses’i, İngiliz yazar Shakespeare‘in Troilus ve Cressida’sı, Roma’lı şair Virgil’in Aeneid’i Homeros’un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendir. Shakespeare’in Othello’su, Cervantes’in Don Kişot’u ve hatta Sanço Panza’sı, Kazancakis’in Zorba’sı ve Yaşar Kemal’in İnce Memed’i aklımıza gelen eserler ve karakterlerdir.
Don Kişot’un, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde koştuğu söylenebilir. İnsanı insan yapan hayalleri değil midir? Don Kişot’un hayalperestliğinin ve özgür ruhunun yaşadığı Akdeniz’le ve Akdenizlilikle ilgisi olmadığı söylenebilir mi? Don Kişot’un vazgeçmemesi Akdenizliliğinden olabilir mi?
20. yüzyıl Akdenizlisini simgeleyen edebi karakterlerden biri Aleksi Zorba’dır. Akdeniz havzasından ve bu kültürün topraklarından çıkmıştır Zorba karakteri. Kazancakis’e göre; hayatı sevmeyi ve ölümden korkmamayı öğretmiştir yazara Zorba karakteri. Kazancakis’in, “Hayatımda tanıdığım en rahat ruh, en sağlam vücut, en özgür haykırış onundu” dediği Zorba karakterini kitabıyla ölümsüzleştirir Kazancakis, “özgürlüğün simgesidir Aleksi Zorba,” der.
Yaşar Kemal’in, çağdaş dünya edebiyatının en etkileyici karakterlerinden biri olan İnce Memed’i; bir “mecbur insan”dır yazarına göre. Çukurovalı ya da Akdenizli kanı İnce Memed’i isyan etmeye zorlar. Abdi Ağa’yı vurur. Yaşar Kemal, üzerinde yaşadığı toprakların binlerce yıllık geleneğinden aldığı mirasla yazar “İnce Memed”i. Binlerce yılın söylencelerinin etkisi vardır romanında. Şöyle anlatır Yaşar Kemal İnce Memed karakterini: “Dünya öküzün boynuzlarının üstünde durmuyor, mecbur insanların sırtında duruyordu. Bu dünyayı yaratanlar, dünyayı dünya yapanlar mecbur insanlardı. Ölmüşler, öldürmüşlerdi”.

Panait İstrait’inin Akdeniz’i, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Altıncı Kıta Akdeniz’i (Halikarnas Balıkçısı’nın yazdıklarında bütün Akdeniz coğrafyasına ilişkin bir tarih, antroplojik, sosyolojik bakış vardır aynı zamanda. Yazıları, Akdeniz ve Ege Kültür tarihine giriş niteliğinde görülebilir), Lawrence Durrell’in Mekân Ruhu: Akdeniz Yazıları, Albert Camus’nün Yaz’ı, Amin Maalouf (ki, Akdeniz kültür havzasını iyi tanıyan bir yazar. Akdeniz vazgeçilmez bir mekândır onun için) Yüzüncü Ad – Baltasssare’in Yolculuğu kitabında, antika tüccarı Baldassare Embriaco’un gizemli yolculuğuna ortak ediyor. Levant kıyılarından başlayan roman, okuru dönemin tarihsel karakterleriyle birlikte 17. Yüzyılın sonlarında Beyrut, İzmir, Sakız, İstanbul, Cenova gibi efsanevi kentleri ve limanlarıyla Cebelitarık ötesine Londra ve Amsterdam gibi önemli merkezleriyle de buluşturuyor.
Maalouf’un, Granada’da başlayan ve Roma sokaklarına kadar varan romanı Afrikalı Leo, Akdenizli bir romandır. Bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez-Zeyyati Alias, namıdiğer Giovanni Leone de Medici’nin, Leo Africanus, yani Afrikalı Leo’nun öz yaşam öyküsünü anlatır roman.
1489’da Granada’da Müslüman bir ailede doğan Hassan el-Wazzan (Afrikalı Leo), 1488’den 1527’ye kadar geçen her yılını oğluna, kendi yaşadıklarını, anne ve babasından dinlediklerini tarihî gelişmelerle birlikte bir anı defterine aktarmaktadır. Kitap, Hasan’ın hayatında çok önemli değişikliklerin yaşandığı dört şehrin isimleriyle dört bölümden oluşmaktadır: Granada, Fas, Kahire ve Roma.
Afrikalı Leo’nun ilk sayfasındaki sözler, tüm kitabı özetlemektedir: “Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyanca’sı konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve dualar benim dillerim ve dualarım. Fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrı’ya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim”
Seyahat ve savaşlarla devam eden roman, şu öğütle sona ermektedir: “Sen Roma’da ‘Afrikalı’nın oğlu’ydun; Afrika’da ‘Rûmî’nin oğlu’ olacaksın. Nereye gidersen git, birileri sana derinin rengini ve dualarını soracak. Onların itkilerini hoşnut etmekten uzak dur! Oğlum, çoğunluk önünde boyun eğmekten kaçın! İster Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsunlar, seni olduğun gibi kabul etmeliler, ya da seni yitirmeyi göze almalılar. İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı’nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle! O’nun elleri çok geniştir. Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama!”
Maalouf, bütün eserlerinde bireyler arasında bir kaynaşmadan söz etmektedir. Türkle Arabın, ya da bir başka ırkın özdeşliğini vurgulamaktadır. Tarihteki bütün savaşlara rağmen, birlikteliklere vurgu yapmakta, aynı kaderi paylaşan insanın ortak kaderinden bahsetmektedir.
Yüzyıllar boyu birçok uygarlığa ve dine ev sahipliği yapan Anadolu, bu özelliği nedeniyle, tarihsel, kültürel ve dinsel açılardan eşsiz değerleri bünyesinde barındırmaktadır. Akdeniz’de yaşayan her kavim, her medeniyet, her topluluk bir damla bırakmış, birikip umman olmuş bu kültür. Bu toprakların, bu suların insanlarının coşkusu, heyecanı, enerjisi ve renkliliği mitolojiden çağdaş edebiyata, önemli yapıtları üretmiş. Öyle bir kültür ki, binlerce yıl boyunca ne savaşlar ne katliamlar ne de afetler engel olabilmiş dünyaya hükmetmesine… Birçok medeniyet burada doğmuştur.
Akdeniz coğrafyası, bu coğrafyadan çıkmış karakterler, edebi karakterleri heyecan, tutku ve idealleriyle binlerce yıldır birbirine bağlayan hikâyeler… Burada bir soru soralım: Bir Akdeniz edebiyatından söz edilebilir mi? Tartışılabilir, kesin bir şey var ki, bu coğrafyadan üretilmiş edebiyatın dünya edebiyatında önemli bir yer tuttuğudur.
Akdeniz coğrafyasından çıkmış karakterlerin ortak özellikleri Akdenizli olmaları. Bu, hikâyeleri birbirinden farklı dönemlerde ve farklı yerlerde geçen edebi kahramanları birbirine bağlayan heyecan, tutku, tezcanlılık ve idealizm, binlerce yıldır kahraman yetiştiren Akdeniz’den geliyor.
Adana’da Edebiyat
Adana’nın tarihi ilk çağlara (M.Ö. 3000) yıllarına kadar uzanmakta. Seyhan Nehri kıyısına bir konak yeri olarak kurulmuş. Hitit kaynaklarında Uru Adania olarak bahsedilmektedir. Yörede yaşayan kavimlere Danuna adı verilmiş. Bir efsaneye göre, gök tanrısı Uranüs´ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır. Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis´i bereketli topraklarından dolayı Adana´ya isim olarak vermiştir. Sonra yöreye Çukurova adı verilmiş, ki tarihteki adı Kilikya´dır. 1878 yılında Osmanlılar döneminde yöre adı Adana olmuştur. Hitit, Kilikya, Romalılar; Adana yöresinde kurulmuş on medeniyetten sadece üçüdür.
Adana; sadece Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin deltasında verimli arazilere sahip olmayıp, aynı zamanda ülkemizin verimli bir sanat deltasını oluşturmaktadır. İşte bu sanat deltasından ulusal ve uluslararası düzeyde edebiyatçımız, sinemacımız, tiyatrocumuz, fotoğrafçımız, müzisyenimiz ve ressamımız çıkmıştır. Bu ustalar edebiyatı-sanatı evrensel doruklara taşımışlardır. Karacaoğlan, Dadaloğlu, Yaşar Kemal, Abidin Dino, Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Duran Karaca, Şahin Kaygun, Aytaç Arman, Muzaffer İzgü, Ali Püsküllüoğlu, Demirtaş Ceyhun, Mehmet H. Doğan, Nihat Ziyalan, Ali Özgentürk, Şener Şen ve daha nicelerini sayabiliriz: Suna Kan, Yaşar, Kurtuluş, Feridun Düzağaç, Haluk Levent…
Bizim okuduğumuz yıllarda, adı üzerinde, Adana Erkek Lisesi’ne kızları almazlardı. Şimdi alıyorlar sanırım. Ünlü hocalarımız vardı: Patron, Cinayet Mehmet, Dayı Sait, Ramses, Ethem Aga, Zilli Zekiye, Öztürk, Paşa… Yaşları bizden çok büyük ağabeylerimizle sınıf arkadaşıydık.
Adana Erkek Lisesi’nden ünlü insanlar, yazarlar geçti: Nurullah Ataç, Arif Nihat Asya gibi birçok edebiyatçı öğretmenlik yapmış Adana Erkek Lisesinde.
Orhan Kemal (Mehmet Raşit Öğütçü), Yılmaz Güney, İlhan Selçuk, Turhan Selçuk, Recep Bilginer, İ. Agah Çubukçu, Mesut Mertcan, Demirtaş Ceyhun, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Faruk Tınaz, Hakkı Bulut, Aytaç Arman, Gazanfer Ündüz, Ruhi Su, Ercan Kont, Murat Kekilli, Ali Özgentürk, Cengiz Altındağ, Bülent Habora, Nihat Ziyalan, Salih Bolat Adana Erkek Lisesi’nin sinema, tiyatro, şiir, yazın ve müzik alanında kendilerini topluma kabul ettirmiş mezunlarıdır.
Benim kuşağımın şairi Ahmet Erhan’la işte bu lisede beraberdik. Benim gibi o da iyi top oynardı. Ahmet Erhan’la Adana Erkek Lisesi’nden arkadaş olmamıza karşın, Ankara’nın edebiyat ortamlarında buluşmak için biraz geç kalmıştık. Ama sonra bu açığı fazlasıyla kapattık. Yıllar sonra Ankara’da buluştuğumuzda, birbirimizi üçüncü kişilere “top arkadaşım” diye tanıştırmıştık. Lise yıllarında her ikimiz de “top” oynardık. Adana Demirspor’un ve Seyhanspor’un gençlerinde oynardık. Her ikimiz ise lisenin okul takımında. Dalga geçeriz diye bizden saklamış; meğer o yıllarda Erhan şiir de yazarmış… Bir gün bunu kendisine sorduğumda, “Haberiniz olsaydı benimle dalga geçerdiniz, lan,” olmuştu cevabı. Ahmet Erhan haklıydı. Ben bugün de mahalle arkadaşlarımla görüşürüm ve bir ikisi dışında benim edebiyatçı kimliğimi hiç ciddiye almazlar. Bunun üzerinde hiç durmam, konuşmalarımda hemen Adana ağzını kapar, aralarına kaynar giderim
Ahmet Erhan, Alaca Karanlıktaki Ülke adlı şiir kitabının sonunda, “Dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek Akdeniz olmalı. Bu dünyadaki bütün ilk’lerin serpilip geliştiği yerdir Akdeniz. İnsanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. Soru soruyorum öyleyse varım, der Akdeniz insanı” demektedir. Erhan bu sözleriyle bir yerde Akdeniz insanını, Akdenizliliği tarif etmektedir. Ve kitabın son iki dizesinde, “Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum / Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi” der. Ahmet Erhan, Yaşamın Ufuk Çizgisi’nde okurun dikkatini yeniden döneceği Akdeniz izleğine çeker: “Bu şiiri yazan kim ve günde beş vakit bıkıp / usanmadan Akdeniz’e gidip de dönen kim?” dizelerini yazar. Pek çoğumuzun ortak arkadaşı Ahmet Erhan’a buradan selam gönderelim, saygıyla analım.
Halit Arapoğlularını, İzzet-Sadık Altınmeşe kardeşleri bu yıllarda tanıdım, dinledim (Altınmeşe kardeşler de müşterimizdi) Yogi Kazım (yaşıyor ve 105 yaşında). Asfalt Rızaları, Süleyman Sırrı’ları, Köylü Mustafa’ları, Cin Memet’leri, Karikatür Duran’ları, Con Ahmet’leri, bu yıllarda, babamın ayakkabıcı dükkânında tanıdım. Zamanın kabadayılarını, ki benim için güzel insanlardı, bu yıllarda tanıdım, onlara ayakkabılar götürdüm. O zamanlar kulüpler çok yaygındı. Bu kabadayıların hemen hepsi babamın arkadaşıydı zaten. İnce Cumali için yakılan türküleri de yine o çocukluk yıllarımda dinledim. Dönemin belediye başkanı Ege Bağatur da babamın arkadaşıydı. Yılmaz Güney’in Yumurtalık savcısı Sefa Mutlu’yu vurduğunu o günün sabahında bizim dükkânda Ege Bağatur’un ağzından duydum. Bana göre Yılmaz Güney de hem oynadığı karakterlerlerle hem de hayatıyla bir İnce Memed’di, bir mecbur insandı, bir Aleksi Zorba’ydı.
Lisede okuduğumuz yıllarda Atatürk Parkında, kirli sarıya çalan rengiyle Halkevi’nin küçük binası vardı. Parkın kıyısındaki basket sahasını yıkmışlar ama, keşke bu küçük yapı kalsaydı. Bazı metinlerde okudum: Yaşar Kemal, Orhan Kemal Halkevi’ne gelirmiş. Zamanın dergileri buralarda çıkarmış, edebiyatçılar buralarda görüşürlermiş.
Biliyorsunuz, bir zamanlar Adana’da Altın Koza Film Festivalleri yapılırdı. Çocukluğumuzun, ilkgençliğimizin en renkli günlerdi. O günlerde sinema oyuncuları, yani “artizler” Adana’ya çıkarmaya yaparlardı da, Adana bayram yerine dönerdi. Bugün Kuruköprü’de, Yeni Cami’nin olduğu bölgede Koza Oteli vardır, adını Altın Koza Film Festivalinden almıştır. Sanatçılar, sinemacılar bu otelde kalırlardı. Küçük bir anımı anlatmak istiyorum: 70’li yıllardı sanıyorum, bir festival sırasında sinema oyuncuları otelden çıktıklarında Kuruköprü Meydanı ana-baba gününe dönmüştü. Gençler, bir anda, Yılmaz Güney’i, Erol Taş’ı ve diğer oyuncuları omuzlara aldılar. Yılmaz bizim için bir ilahtı tabii. Erol Taş ise ağayı, kötüyü oynuyordu filmlerde. Kalabalık içinde, bir anda “elle, elle” sesleri duyduk. Ardından Erol Taş’ı kendisini omzunda taşıyan genci kovalarken gördük. “Lan bana da mı?” diye bağırıyordu.
Yılmaz Güney bir gün ders sırasında İstiklal Ortaokulu’na geldi. Derse giren öğretmenimizin bizi durdurmak istemesine karşın sınıfı boşalttık. Bütün sınıflar bir anda boşaldı. Yılmaz Güney’in çevresini sardı. Çocukluk, ilkgençlik yıllarımızda Yılmaz Güney’in tartışmasız ayrı bir yeri vardı. Özdemir İnce’nin bir yazısında okudum; Yılmaz Güney, Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce’nin Adana-Mersin buluşmaları olurmuş, edebiyat konuşurlarmış…
İlk gençliğimizde belediyenin tiyatrosu vardı, işçi tiyatroları vardı. Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyununu belediyenin tiyatrosunda izlediğimi anımsıyorum. O yıllardan tanıdığım Ercan Kont var. Adana’da yazar örgütleri olarak düzenlediğimiz edebiyat günlerinde, iki yıl kadar önceydi, en son o zaman gördüm kendisini. Aziz Nesin deyince, Adana Erkek Lisesindeki felsefeci hocamı hatırladım: Bize kızdığında Aziz Nesin’in Zübüğüyle, Orhan Kemal’in Murtazasıyla seslenirdi: “Oğlum, sen Orhan Kemal’in Murtaza’sısın!” derdi.
Ve Füruzan: Füruzan’ın da bir Adanası vardı, her ne kadar metinlerde söz etmese de. Füruzan Diye Bir Öykü kitabında da Adana’yı anmaz, Adana’dan söz etmez Füruzan. Füruzan, Adana’nın köklü ailelerinden Hacı Yunuszadeler’in oğluyla evlenmiştir. Seyhan Nehri kıyısında konakları vardır. Hacı Yunuszadeler’in oğulları: Selahattin, Nurettin, Kemallettin, Burhanettin, Seyfettin ve Ergül adlarını taşıyorlar. Füruzan bu oğullardan Nurettin’le evlidir. Hikâye uzun, İstanbul’a uzanıyor. Adana’daki konakta aşçı kadın yemekler yapıyor. Ortakçılar geliyor, tarlaları, bağları konuşuyorlar. Nurettin’in babası belediye başkanıdır. Seyhan Nehri konağın önünden akıyor. Kumcular kum çekip “Allöş” diye birbirlerine sesleniyorlar. Turan Selçuk’un babası Adana Erkek Lisesi’nde askerlik dersine giriyor. Abidin-Arif Dino kardeşler Adana Erkek Lisesi’nden geçiyor. Turhan-İlhan Selçuk kardeşler Adana Demirspor’da top oynuyorlar. Bunları ben Füruzan’dan dinliyorum. Anlattıklarında Nihat Ziyalan da var, ona sor diyor Füruzan. Nihat Ağbi’ye, Sydney’e yazıyorum tabii.
Şehrimizin adı Adana, ama Adonis olarak da kalabilirdi. Bu iki ad olmasa, şehrime en çok “Melekgirmez” adını yakıştırırdım. İşte bu Melekgirmez’e bir gün Füruzan’ın yolu düşmüş ve ona, “Yavrum, sen buraya nerden düştün?” diye laf atmışlar. Gülümseyerek, “Bana yeni sermaye olarak bakmışlar” demişti. Çeşitli söyleşilerde ve metinlerde Adana’yı anmasa, Adana yıllarından pek söz etmese de, Füruzan’ın bir Adana’sı var(dı). 50’lerin sonlarında Adana’da, Seyhan Nehri kıyısında bulunan Hacı Yunuszadeler’in Konağı’na elindeki Virginia Woolf’un Deniz Feneri kitabını Saint-Joseph’te okuyan arkadaşına vermek üzere gelen Nihat Ziyalan, konağın merdivenlerinde Füruzan’ı görünce, “Adana’da bir güzellik var” demekten kendini alamamış. Füruzan, İtalyan ailesi dediği “bizimkiler”i tanıdı, annemin içli köftesinden yedi, elbette “güzellik”in bir Adana romanına taşındığını biliyordu ve biraz da bundan olsa gerek, saklı bahçesi Adana’sını bana anlatmaktan mutluluk duydu. Son telefon konuşmalarımızdan birinde, “Benim için Adana, ‘Su Ustası Miraç’ öyküsüdür. Bunun için bile Adana’da olmaya değerdi” dedi.
Adana sadece Adana mıdır? Evet, bir Adana var. Adana aynı zamanda Çukurova’dır ve Akdeniz’dir. Adana, Akdenizliliğin pek çok özelliğini taşır, bana göre. Adana, Çukurova ve Akdeniz iklimindeki ve havzasındaki köklerimle, kültürümle büyük bir hemşeri topluluğunun tek tek her biri, hepsi ve bir parçası olduğum, beni var eden, kimliğimi şekillendiren Adana şehrine ve insanlarına şükranlarımı sunuyorum.