Ahmet İnam’la Felsefe ve Şiir Üzerine…

Prof. Dr. Ahmet İnam Mantık, ​teknoloji felsefesi ve bilgi teorisi başta olmak üzere, ​ bilim felsefesi, ​kültürlerarası iletişimde felsefî sorunlar, felsefe tarihi, etik ve  ​duygu felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmak.

1947 Sandıklı doğumludur. 1971’de ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. 1972’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne doktora öğrencisi olarak girdi. Bu yıldan itibaren, doktora tezini verinceye dek, aynı fakültede Latince ve Eski Yunanca derslerini izledi. 1980 yılında, yardımcı dalı Eski Yunan Edebiyatı, Ana dalı Sistematik Felsefe ve Mantık olmak üzere, doktora sınavlarını pekiyi derece ile verdi. Doktora tezi: “Edmund Husserl’de Mantığın Yeri”.

Ahmet Hocam, ODTÜ Elektrik Mühendisliğini 1970’li yıllarda kazanmak çok özel ve büyük bir başarı. Siz elbette bununla yetinmediniz, ülkemizin en seçkin felsefecileri arasındasınız. Herkesin yana yakıla elektrik mühendisi olmak için çırpındığı, felsefecilere “yarı deli” denilen o yıllarda felsefeye yönelişiniz nasıl oldu?

“Ben edebiyatçı olmadan ölmem.”

Benim felsefeye, ama aslında edebiyata demeliyim, merakım lise yıllarıma dayanır. O yıllarda tuttuğum bir defterime şöyle yazmışım: ‘Ben edebiyatçı olmadan ölmem.’

Babam askeri öğretmen, ama alanı fen.  Bu yüzden galiba, evimizde sanatsal kitaplar yoktu. Annem hiç okula gitmemiş bir insan. Yani evimizde kitap okunduğu yok. Annem ben ilkokul üçteyken ağır psikolojik sorunlar yaşadı. Bu yüzden onunla doyurucu ve mutlu bir süreç yaşayamadım. Annesizlik feci bir şey. Sanırım bu beni içe kapanık ve düşünceli bir insan yaptı. Aslına bakarsanız mühendislik aile genetiğimizde olan bir şey. Büyük ailemizde çok sayıda mühendis vardır. Demem şu ki edebiyat merakı aileden gelmiyor. Türkçe ve edebiyat öğretmenlerimin etkisi olmuş olabilir.

Lisedeyken bir akrabamın elinde felsefe kitabı gördüm. Üniversite sınavlarında sorular çıkıyormuş, onun için okuyor. Allah Allah felsefe diye de bir şey varmış dedim. Kitabı okumaya başladım. Okuyorum, sözcükleri anlamlandırıyorum ama cümleleri anlamlandıramıyorum. Öyle gücüme gitti ki… Bu durum benim için bir meydan okumaya dönüştü. Ben bunu nasıl anlayamam! Haydarpaşa lisesinde okudum ben. İşte Nazım’ı okumaya başladığımız yıllar. Bir gün okuldan çıkarken baktım bir dergi. 60’lı yılların ortası, İnsan dergisi. Aldım dergiyi ve beni çok etkileyecek Hilmi Ziya Ülken’le ilk orada karşılaştım. Yazısını okudum. Adam öyle yazmış ki dikte etmeyen, zorlamayan, yukarıdan bakmayan bir tavır. Allah Allah adam beni büyüledi; merak ettim kimmiş bu adam, felsefeciymiş. Sonra Ankara’ya mühendislik okumaya geldim. Onun kitaplarını okuyorum, ama yutar gibi. Bir arkadaşla yurtta kavga ettim bir gün, kızgınlıkla çıktım yurttan, yürüyorum… Cebeci’de bir kitapçı vitrini… Hilmi Ziya Ülken kitapları dizilmiş, efendim, Bilgi ve Değer…

Türk Tefekkür Tarihi de onundu değil mi

Evet, evet…

Cebimdeki tüm parayla onun kitaplarını aldım. Ama nasıl okuyorum… Zihinsel bir sarhoşluk halinde. Diyorum ki bu felsefe nasıl bir şey, beni alıp götürecek!

Akşam derslerime çalışırken de başka bir dergiyle karşılaştım. Ruh Dünyası…

Belki mistik bir bakış ama koşulların dışında sanki bilinmeyen güçler, tesadüfler beni edebiyata oradan da felsefeye itti.

Bir vecd hali yani.

Evet, tam da o. Her açıdan zihnim gibi karışık yıllar. Bir yandan Nazım, bir yandan Hilmi Ziya, edebiyat, ölüm sonrası… bu arada ruhlar meselesine de kafayı takmışım.

Öyle bir iklim ki yarın devrim olacak, ülkemiz ve dünya cennete dönüşecek. Efendim… beni terk eden sevgilim dönecek, babam çok harçlık yollayacak, sınavlarımı tıkır tıkır vereceğim… Mısır’daki hiç yaşamamış dedemden miras kalacak, tüm sorunlar çözülecek. Uyuyoruz uyanıyoruz, yine devrim olmamış. Devrim heyecanı böyle bir şey.

Sayın İnam, edebiyat ve felsefe denince benim aklıma kaçınılmaz biçimde Nietzsche geliyor. Nietzsche kült bir düşünce insanı.  Onun düşüncelerini ortaya koyarken edebi bir üslup tutturmasını nasıl yorumlayabiliriz? Bu bağlamda şiirin irtifası felsefenin üstündedir denebilir mi?

“Nietzsche düşüncelerini heyecan ve coşkuyla çarpıcı biçimde anlatmak istediği için edebi bir üslup tutturmuştur.”

Yok öyle düşünmüyorum, bu bir irtifa sorunu değil bence; başka bir yerden bakmak gerek. Felsefede çok değişik yaklaşımlar, anlayışlar, okullar var. Yani siz Nietzsche’yi en büyüklerden diye seçersiniz. Evet, benim için de çok önemli, ama mesela Bernard Russel bir başkası için beş para etmez olabilir. Nietzsche bir kültür insanı ve düşünürdür. Mesela Böyle Buyurdu Zerdüşt muazzam bir edebi metindir. Ama edebi metinlerin içinde düşünce taşıdıklarını unutmayalım. Dolayısıyla Zerdüşt, aynı zamanda bir felsefi metin. Nietzsche düşüncelerini heyecan ve coşkuyla, çarpıcı biçimde anlatmak istemiştir; edebi yol bunun için uygundur. Mesela Kant’ın metinleri oldukça soğuk ve ussal, ne diyelim… rasyoneldir.  Ama Nietzsche’nin düşünceleri böyle anlatılamaz. Bunu biçimle içerik uygunluğu diye açıklamak daha yerindedir. Nietzsche bir filozof; dolayısıyla felsefi kaygıları edebi kaygılarının önünde olmalı, ben öyle düşünüyorum. İrtifa metaforuna dönersek bence felsefe daha yüksek bir yerde görünüyor.

Şiir deyince biz daha çok duygu üzerinde yoğunlaşıyoruz, oysa insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesi. O halde düşünce daha çok mu uygun çağımız şiirine. Bunu neden soruyorum. Alain Badiou da  “şiir düşünülemeyen düşüncedir” diyordu galiba.

   Düşünürler kavramsallaştırır, şairler imgeleştirir…

Hımm güzel… Elbette hayvanlar da düşünebiliyor. Alet kullanan hayvanlar var. Yani düşünce duygu kavramlarının kesin sınırları yok. Bunlar birbirinin içine geçmiş, ama şöyle bir dile getiriş biçimi şiir olamaz: “Hüzün, kuş, mektup” diyeceğim, sonra bunları şiire dönüştüreceğim: “Hüzün kuşu mektup taşıyor” Ben farkımızı “kavramsallaştırma yeteneği” olarak koymanın doğru olacağını düşünüyorum. Bu da bizi duygu ve düşüncenin hemhal olmasıyla şiirin oluşabileceği sonucuna ulaştırır. Badiou bunu mu söylemek istemiştir bilmiyorum.

Doğru… bu cümleyi bağlamı içinde değerlendirmek sanırım daha doğru olacak.

Yani şiir tüm bunları kullanır… böyle bakıldığında müthiş bir olanaktır. Hakikati dile getirmek için bir olanak; çünkü şairin hakikatle temasının olduğunu düşünüyorum. Şimdi ağzımıza gelen her şey şiir olamaz. “Yağdı yağmur çaktı şimşek…” bu değil yani. Üfür gitsin… ne güzel uydu… Nerden geldiği önemli bu noktada. Geldiği yer yani… Bence şairlerin alıcı ve verici antenleri var.

Tam da burada araya giriyorum, böyle deyince kaçınılmaz biçimde “ilham” geliyor aklımıza, dolayısıyla tanrısallık… Mistik bir yer mi şairin antenlerine gelen bu iletilerin mekanı?

Şairlerin antenleri vardır, alıcı ve verici antenleri…

Tabii o geleni dönüştürebilecek bir yetenek olmalı şairde. Yani donanım bu süreçte önem kazanıyor. Donanım derken sadece bilgiyi kastetmiyorum. İnsan olarak yaşadıklarınız; belalar, acılar, sevinçler, mücadele… Her neyse bunların yoğrulması lazım. Bunlar yoksa oradan geleni alamazsınız, yani antenleriniz çekmez. Bu durumda sadece yazılanları alabilirsiniz. Sonuçta yazılanlar da sizi şiirin en can alıcı noktasına, yani özgünlüğe taşıyamaz. Okuyacaksınız, dinleyeceksiniz, yaşayacaksınız ve bunları yeniden dokuyacaksınız. Yani kendi tinimize, ben burada “tin”i kullanacağım ama… tin sadece “ruh” anlamında değildir. Dinsel bir metaforun dışında kullanıyorum. Sözcüğün çağrışımlarını dikkatli anlamak lazım. Zaten ruh sözcüğünü de öldükten sonra dirilecek soyut benimizden çok “mânâ âlemleri” anlamında kullanıyorum. İşte bu âlemde dolaşmamız “tin”imizle oluyor. Kültürel derinliğimiz de bunun içinde… Şair bu âlemde dolaşırken yaşadıklarını, duyduklarını okuduklarını duygu ve düşünce olarak yeniden üretir demeye çalışıyorum.

Çok güzel, “mânâlar âlemi” şairlerin kapsama alanı içinde… Bu ne kadar da özel kılıyor onları.

Şairlerin imgelem, düşünürlerin kavram dedikleri tüm bunların kendi biricikliğimize uygun olması “tin”le mümkün. Yani tin biriciklik gerektiriyor. Eskilerin nevi şahsına münhasır dedikleri insansak, yazdıklarımız için şiir diyebilme olanağımız yükseliyor. Olanak diyorum, bunlar olsa bile yazdıklarımızın şiir olmasına yetmiyor. Çünkü şairin dediği gibi “duyuyorum anlatamıyorum” meselesi var bir de! Duymayıp yazanlar vardır. Biz onların dediklerine retorik diyoruz, yani manzume.

Halk şiirini biraz böyle mi düşünmeliyiz, sanki kalıplaşmış söyleyişler üstüne gibi… Yukarıda saydıklarımızdan, örneğin “okuduklarımız” eksik olabilir mi. Ama diğer yandan onların daha mistik bir antenleri olduğunu mu düşünmeliyiz?

Yoo ben o kalıpları sadece anlatım yolu olarak görüyorum. Kalıpların içine yepyeni ve müthiş duygular, düşünceler koyabilirsiniz. Divan şiirinde de bu vardır. Yani biçimi yenileştirerek içeriği de yenileştireceğimizi sanmak bir yanılgıdır.

Size ODTÜ’nün efsane hocası diyorlar,neden?

ODTÜ’deki odam hâlâ duruyor… hepsi bu!

Bilmiyordum, abartmışlar. Şimdi bazı dükkânlar vardır, müşterisi azdır. Alıcısı az olan dükkânlar…  Böyle bir oda, “dükkân”, da yaşıyorum ben. Bilenler gelir yalnızca. Benim için bir oda ayrılması ODTÜ’de değerlidir. Bunu pek az kişi bilir.

Tevazuunuz size çok yakışıyor, bu hep gülen, pozitif enerji yayan, nasıl diyeyim… hah “çelebi” bir yanınız var. Bu yüzden o dükkânı ziyaret etmeyi çok isterim. Az kişi dediniz ama ben çok kişi diyeceğim odanızı bilenlere! Çünkü öyle odalara gidenlerin sözünü ettiğiniz “tin” sahibi, nevi şahsına münhasır kişiler olduğundan kuşku duymuyorum.

Yukarıda söyledim, benim gençliğim ruh çağırma, Nazım, Hilmi Ziya, Dostoyevski… karşıtlıklar içinde geçti. Biraz dünyaya isyan eden ama daha çok derviş meşrep, matematiği seven ama diğer yandan büyük şiirlerle coşup sapıtabilen bir kişiliğim olduğunu düşünüyorum. Tüm bu karşıtlıkları yaşayan biri olduğum için galiba yakınlarda, yetmiş altı yaşında, kafayı çektim, aracımla iki arabaya çarptım. Tabii ehliyeti kaptırdık, eşimden de paparayı yedim.

Şimdi sohbet; ne denir, mangal yürekli adamlarla sohbet ki, sevgidir, severim. İslam terminolojisini bilirim; bir muhafazakârla, bir sosyalistle, bir sosyal demokratla sohbet edebilirim. Ama muhabbet erbabı olması lazım.

Bilmek acı çekmeye razı olmaktır. Bilen biri olarak çok mutlu, babacan sevgi dolu olmayı başarmak müthiş bir şey. Ülkemizin en saygın felsefecilerinden birisiniz. Bilme, sizin için doğal bir sonuç. Sizinle söyleşi yapmaya karar verince şöyle bir soru geldi aklıma: Bilenler aslında hakiki mutluluğu yakalayanlardır. Çünkü bildiğiniz için acı çektiğinizi bilirsiniz. Bu acının kaynağı bireysel, hatta ulusal bile olmayabilir? Evrensel bir kaygı, insanlıkla ilgili büyük beklentiler diye düşündüm. Dolayısıyla bu “erdemli bir acı”dır. Erdemli acı da insan olmamızı bize en yoğun duyumsatan bir durumdur. Sonuçta bu acı diye nitelediğimiz aslında acı değil, erdemli olduğumuzu bilmenin hazzı olabilir mi?

Çok güzel söylediniz; tam da öyle.

Bilgelik galiba…

Mutsuzluk ahlaksızlıktır…

Bilgelik demeyelim, o zor bir şey, insan zaman zaman bilge olabilir. Ben mutluluğu karakter özelliği olarak algılıyorum, dürüstlük gibi bir şey. Mutsuzluk ahlaksızlıktır. Mutlu insan acı çeker. Bu ahlaki bir sorundur.

Mutlu iseniz başınıza belalar gelebilir. Mesela ben H. Cahit’in böyle bir karakter olduğunu düşünüyorum. Sanırım belalarla karşılaşmıştır, acılar çekmiştir ama ona baktığımda hep mutlu ve iyimser bir insan görmüşümdür.

9. Antalya Edebiyat Günleri’nin teması Akdeniz ve Aşk. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Elbette sizin “aşk, ten, gönül, can” ile biçimlendirdiğiniz özgün felsefeniz de var.

“Aşk, can, güzellik, doğurma” ya da biz ölümsüz ölümlüleriz!

Dünkü oturumda anlatmıştım. Önce aşk var tabii.  Platon’un Symposium (Şölen) diyaloğundaki karakter Diotima Sokrates’e aşkı anlatır. Aşk varsa tende vardır, yani dokunmak… dokunacaksın; Eros bu değil midir? Ten yoksa aşk da yoktur. Ama her tenle gelen ilişki aşk olmayabilir. Bunların içine can (ruh) girmelidir, sonra güzellik var. Güzellik dediğimiz sadece fiziksel güzellik değil; Eski Yunan’da “kalos” denilen güzellik. Bu, insan olmaya çalışan, insan olma potansiyelini sonuna kadar kullanmaya çabalayan insan demek. Yani yetkinlik arayışı.

Nietzsche’nin “üst insan”ı buna yakın mıdır?

Yani, pek çok çeviride “üstün insan” denir buna ki çok yanlıştır. Doğrusu kanımca “öte insan, öbür insan”. Yani göklerde bir yerde değil. Ben buna mutlu insan diyorum. Ne kadar kitap okuyabiliyorsun, dünyada nereleri görebiliyorsun, ne kadar bilgi sahibi olabilirsin, kaç insan tanıyabilirsin, ne kadar âşık olabilirsin…

Tam da burada Mevlana’nın çok bilinen sözü geldi aklıma: “Senin kabın az su alıyorsa deryanın günahı ne!”

Hah işte, ben de insanın potansiyelini sonuna kadar kullanmasından söz ediyorum. Doldurmadan kabımızın genişlemesi nasıl mümkün olabilir! Kabımızı genişletmek… öte insan olmanın yolu.

Aşk, can, ten dedik dördüncüsü doğurma!

Bu çoğalma eyleminin dışında bana hemen “ölümsüzlük”ü çağrıştırdı.

Bravo, tam da bu! Biz ölümsüz ölümlüleriz. Üst insan dedikleri aşmış insan. Aşan insan, yani sana dayatılan eğitime, medya algılarına kulak asmayan insan. Fazıl Hüsnü Dağlarca abim şöyle derdi: “Ben nasıl yok olabilirim anlamıyorum, dünya yok olabilir belki” Müthiş bir metafizik bu. Ne yazık ki Dağlarca gençler tarafından pek okunmuyor, yazanlar da yeterince ondan beslenemiyor. 

Dünkü oturumda Baki Ayhan sanırım şöyle demişti: “Postmodern süreç artık bitiyor, bitmek zorundaydı çünkü insan yok olmuştu o alanda. Yeni bir modern inşa etmenin zamanı geldi.” Ben postmodern sürecin sonuna gelindiğinden kuşkuluyum. Henüz tüm olanaklarını tükettiği düşüncesinde değilim. Bunun yanında böylesi anlayışların toplumsal, ekonomik, teknolojik dinamiklerin oluşturduğu iklimden doğduğuna ve yine ancak bu iklimin değişmesiyle yeni bir anlayış, adına yeni modern de diyebiliriz, ortaya çıkabileceğine inanıyorum. Siz ne dersiniz bu konuda?

Modernizmi tam yaşayamadığımız için postmodernizmle ilgili bir hazımsızlık var.

“Postmodernizm olanaklarını tüketmemiştir” söyleminize katılıyorum. Baki hocanın söylemek istediği sanırım uçuk kaçık bir şeyler söylemek; akla, hakikate saygının ortadan kalkması; modernizm yolu tıkadı açmak lazım söylemlerinin yanlışlığını vurgulamak kanımca. Bu noktalarda haklı elbette. Bir de bizim gibi toplumlarda şöyle bir sıkıntı var. Modernizmi tam yaşayamadığımız için postmodernizmle ilgili bir hazımsızlık var galiba. İşte bu kaypaklığın, belirsizliğin bir marifetmiş gibi ortaya dökülmesine itiraz olarak yeni modernden söz ediliyor.

Benim için çok aydınlatıcı oldu bu. Dünyada bu konuda neler yazılıp çizildiğini, nelerin konuşulduğunu yeterince bilmeden sorduğum bir soru oldu sanırım.

Olabilir… Şimdi bir Fransız düşünür, Derrida, “tarihin akışı bir sarkacın hareketleri gibidir” diyor. Bunu biraz da çarpıtarak ben şöyle anlıyorum: Modernizmin bazı sıkıntıları vardı; insanlar bunlardan sıkıldı, rahatsız oldu. Kafesi kıralım, deli gömleğini çıkaralım dediler. Böylece sarkacın öbür yanına geçtiler/geçildi. Ama galiba artık kantarın topuzunu kaçırdığımızı görmeye başladık. Bu soruyu Baki hocaya sorsaydık keşke!

Hegel’in bir sözü hep kafamı kurcalamıştır. “Sanatların en zoru şiirdir.” Bunu okuduğumda açıkçası çok şaşırmıştım. Örneğin müzik çok daha zor olmalı demiştim, büyük bestelere hep hayran olmuşumdur çünkü. Oysa Hegel’in bu savını desteklemek için söyledikleri bana tutarlı geldi. Diyordu ki, her sanat kullandığı malzemeyle üretilir kuşkusuz, şiirin malzemesi sözcüklerdir. Sözcüklerin bir tini vardır, oysa taşın, mermerin, çıplak seslerin, renklerin bu anlamda bir tini yoktur. Bu durumda şiir “tinselleştirilmiş olanın bir kez daha tinselleştirilmesidir.” Bu beni ikna etmişti ama yine de kuşkularım tümüyle ortadan kalktı diyemem. Bu konuda siz neler söylersiniz?

Şimdi, bu Hegel’in bakışı olabilir. Şu da var, hah, Schopenhauer ile Hegel çağdaştır. Aynı saate koyarlar derslerini. Schopenhauer’in sınıfı boşken Hegel’inki dolup taşar. Garibim Schopenhauer çılgın bir filozoftur tabii. Müzikle de ilgilenir. Sözcüğün bir yönü yani anlamı var. Bu anlam ve yöne tin diyoruz galiba, ben öyle anladım, malzeme olarak sözcüğün bu özelliği şiiri diğer sanatlardan zor mu kılar? Kuşkuluyum. Çünkü o sözcüğün yönünü değiştirmeden, anlamını boşaltmadan şair nasıl kullanacak malzemesini? Dolayısıyla Hegel acaba bu boşaltma, yani tahliyeyi kastetmiş midir bilemiyorum. Şunu söylemek istiyorum, sözcüğün yönünü ve anlamını boşaltmalıdır şair. Baksanıza yahu sözcüklerin içi gibi çevremiz de tıkış tıkış! Bence basmakalıp kullanımları ve anlamları tahliye eder şair ve sonra kendi bir tin yükler. Mesela ne diyelim Yahya Kemal. “Ölüm” sözcüğünün içini boşaltmış ve ona kendisi yeni bir ruh üflemiştir.

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde” dizesine bir gönderme oldu galiba… Sizin  “ölümsüz ölümlüleriz biz” sözünüzü de düşünürsek söyleşiyi  Rindlerin Ölümü’nden şu dizelerle bitirelim mi.

“ Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.”

Size “çelebi”yi yakıştırmıştım, “rind” daha mı uygun bilemedim.

Sevgili Ahmet İnam Antalyalı olmanızı yürekten diliyorum. Bu muazzam birikiminizin, entelektüel kişiliğinizin kentimizi zenginleştireceğinden kuşku duymuyorum. Bu bir dileğin ötesinde bir gözlemdi! Ne zaman yerleşiyorsunuz Antalya’ya.

( Gülüşmeler… )

Evler pahalı burada, durun bakalım, yılbaşına az kaldı, bir piyango bileti alayım!

Sevgili Ahmet İnam, ne güzel bir sohbetti, tadı damağımda kaldı. Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir