ÇAĞDAŞ ŞİİRİMİZDE NAZIM HİKMET KÖPRÜSÜ:BİR 1928 BELGESİ

Bu toplantıda, Büyük Ozan’ımız, evet ben de Büyük Ozan diye adlandırırım onu, Nâzım Hikmet’i anarken, onunla ilgili olarak şimdiye kadar yapılan değerlendirmelerin kapsamlılığı, derinliği ve açıklığı yanısıra, üzerine gidilen konuların ‘tüketilemezliği’ni de sergilemek üzere, özel bir sunuş yapmak istiyorum. Bu sunuş umarım ki, tersine bir köprü de oluşturur: Nazım’ın artık bugünlerde çok yönlü olarak anlamaya başladığımız duruşunu ve Türk şiirini etkileme kanallarını daha iyi belirler. Gerçekten de 1930’lu yıllardan beri Türk edebiyatını ve şiirini merkezden etkileyen Nâzım Hikmet’in şiiri ve kendi varlığı, zaman zaman unutturulmak istendi; yazdıklarının yayınlanması ve hatta okunması yasaklandı. Türkiye coğrafyasından yok sayılmaya çalışıldı. 1970’li yılların sonunda Nedim Gürsel’in, Afşar Timuçin’in ardarda Nâzım üzerine yazdıkları inceleme kitaplarıyla, anıları, arkadaşlarının notları ve biyografi çalışmaları dışında yapıtı, yaşamı ve eserleri ilk kez ele alındı. Ayrıntıların kaçmaması için, bir basılı metine yaslanan çalışmamı daha dolu izlemeniz ve tarihsel bağlama rahat yerleştirebilmeniz için, bu nedenlerle yazılı hale getirdim. Buradan okuyarak paylaşmaya çalışarak zamanımı iyi kullanmak isteyeceğim.

BÖLÜM 1

Elimdeki kitap, 15×22.5 santim boyutlarında, tel zımba dikişli, 256 sayfa, İstanbul Devlet Basımevi’nde basılmış, Milli Eğitim Bakanlığı yayını bir derleme kitap: SEÇME YAZILAR… Kitabın ‘Derliyenler’i kapakta Y. Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın olarak belirtilmiş. Kapaktaki öz Türkçe sözcükler ve arka kapaktaki yayın listesi, kitabın kapağının sonradan, 1928 yılındaki yayından daha sonraki bir tarihte yeniden geçirildiğini, kapak yenilemesi yapıldığını ve eski ‘iç’in kitapta tutulduğunu düşündürüyor. Çünkü ‘iç’in birinci sayfasında “Bu kitap Dil Encümeninin kararı ile Yakup Kadri, Falih rıfkı ve Ruşen Hakkı Beyler tarafından tertip edilmiştir” kutu yazısının altında, “Yazılar matbaaya vürut sırası ile tab edilmiştir.” yazıyor, bunu içerde daha iyi anlayacağız. Yani kapak, belki de Soyadı Yasası’nın 2 Ocak 1935’te yürürlüğe girmesinden sonra takılmıştır ki, kapak bilgisinde soyadları da var. Arka kapaktaki bakanlığın yayınladığı “Lise Felsefe Dersleri Yardımcı Kitapları” sayısının 19’a ulaşmış olması da (ki yazarların arasında da Bergson, Leibnitz, Loeb, Kant, Farabi, Berkeley, Russel gibi felsefecilere Suut Kemal Yetkin, Emin Erişirgil, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi Türk felsefeciler de eşlik ediyor) bu durumu kanıtlıyor gibi.

Kitabın içine baktığımızda ise, 1928 tarihinin doğru olduğunu algılatan pek çok şey var: Sunu olarak ele alınabilecek “Başlangıç” yazısında Türkçe yazımı farklı olan sözcükler yanısıra, Osmanlıca sözcüklerin fazlalığı, dikkat çekiyor. Kitabın hazırlık gerekçesi olarak, daha önce Latin harflerini tanıyanlar dışındaki kesime, kendi dillerini yeni alfabe üzerinden kolayca okuyabilecekleri, hem yeni harflerle hızlı tanışacakları, hem de kendi dillerini yeni harflerle akıcı olarak kullanabilecekleri bir altlık hazırlandığı söyleniyor: “Ancak tatlı, meraklı bir mütalaa [okuma ile meşguliyet] zevki esnasında yeni Türk yazısının hecelenmeden okunabilir bir hale gelmesine yardım etmek yegâne emelimizdir.” deniyor. “Tahrir Hey’eti” imzasıyla biten Başlangıç bölümü, şu Not ile sonlanıyor: “Okuma mümaresesini [alışkanlık, yatkınlık] kolaylaştırmak için metin muhtelif puntoda harfler kullanılmıştır.” Bu açıklamanın ‘sadece alışkanlık yaratmak amacıyla puntoları değişik/farklı seçtik’ kısmında, farklı düşüncelerim var: İstanbul’da bulunan Devlet Basımevi’nde yayınlanan bu kitap için 1928 yılında İstanbul’da halihazırda bulunan azınlık basım-yayın matbaalarından hurufat toplanmış/derlenmiş olmalı; yurtdışından yeni dizim malzemesi gelinceye kadar kolay bir çözüm; ancak bunların kitap içinde yerli yerinde/düzenli biçimde farklılaştırıldığı gözden kaçmıyor. (1)

BÖLÜM 2

1928 tarihine geri dönelim. 11 Ağustos 1928 günü, İstanbul’da, Sarayburnu parkında Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, bir incesaz heyetinin konseri ve Mısırlı Münire’tül Mehdiye hanımın konserinden sonra, şarkı sırasında aldığı notları bir gencin eline tutuşturarak, şunları söyler: “Vatandaşlar. Bu notlarım Türk harfleri ile yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumağa teşebbüs etti ve okuyabilir de. Ancak henüz tamamen istinas etmemiş olduğu görülüyor. İsterim ki hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz.” Bunun üzerine Reisicumhur Hazretleri notlarını sofrasında bulunan Bolu Meb’usu Falih Rıfkı Beye tevdi ettiler. Falih Rıfkı Bey şu nutku okudu.” ‘Tarihi Gece’ başlıklı bu ilk yazıdan da anlaşılacağı üzere, Seçme Yazılar kitabı, aynı başlıkla, 1 Kasım 1928 tarihinde yürürlüğe giren Harf Devrimi (ya da Latin Alfabesinin Kabulü Kanunu) ilanıyla paralel biçimde, belki de Millet Mektepleri’nde de kullanılmak üzere bir ‘okuma kitabı’ olarak hazırlanmıştır. Dolayısıyla seçkide bulunan yeni alfabe vurgusu, birebir o yeni alfabe ile okunacaklar listesine de ışık tutmaktadır. Bu seçki, aynı zamanda, çok erken bir “yeni edebiyat kanonu” önerisi sayılabilir mi? Ona da geleceğiz.

Hazırlayanlar açısından bakılacak olursa, Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref, erken Cumhuriyet döneminin en önemli yazın ve düşünce insanları arasında sayılmalıdırlar. Yakup kadri, son dönem Osmanlıyı iyi gözlemleyen eserler yazmıştı; Kurtuluş Savaşı’na ve Ankara Hükumeti’ne desteğiyle öne çıkıyordu, Kurtuluş Savaşı cephe gerisinde Halide Edip’le birlikteydi; Nur Baba (1922), Kiralık Konak (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928) eserlerini yazmış; Yaban (1932) ve Ankara (1934) romanlarının yazımını muştuluyordu. Falih Rıfkı, Suriye’de Gazi Paşa’nın emir subayı görevinden başlayarak hep kendisiyle birlikte olmuştu. Ateş ve Güneş_Suriye ve Filistin Savaş Anıları (1918) kitabını yayınlamıştı, Ankara’nın ilk imar müdürü idi; daha sonra gazete köşe yazarlığı ve denemeleriyle, Atatürk ve erken dönem Ankarası anılarıyla öne çıkacaktı. Ruşen Eşref ise Kurtuluş Savaşı boyunca her zaman Atatürk’ün yanında bulunmuş, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat (1918) röportajı ile tanınmış ve Gazi Paşa’yı dünyaya tanıtmış bir kişiydi; edebi mülakat (yazınsal söyleşi) türündeki eserleriyle tanınıyordu. Bu üç önemli edebiyat ismi aynı zamanda Atatürk’ün yakın arkadaşları sayılırlar. Walter F. Weiker’in “Çankaya Köşkü Nöbet Defteri” üzerinde yaptığı çalışmaya göre, 1932-1938 yılları arasında Falih Rıfkı (363), Ruşen Eşref (185), Yakup Kadri (43) ziyaret gerçekleştirmiştir; Yakup Kadri’nin ziyaret sayısının düşüklüğü, Weiker tarafından büyükelçilik görevleri nedeniyle sık ve uzun süreler yurtdışında bulunmuş olmasıyla ilişkilendirilmiştir. (2)

Kitabın içeriğine baktığımızda, Gazi Paşa’nın iki nutku, İsmet İnönü’nün Malatya Nutku, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin Taksim Anıtı açılış nutku ve İstiklal Savaşı’nı konu edinen anı ve öykülerle başlayan kitap, onları İsmet ve Mustafa Necati olarak indekslemekte; sonrasında da Yahya Kemal, Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı, Necip Fazıl, Sinan Paşa, Ruşen Eşref, Dede Korkut, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Ahmet Hikmet, Naili, Fuzuli, Peçevi şiir, öykü, bölüm ve alıntıları ile devam etmektedir. Kitabın bu haliyle, bir liyakat sırası içinde Türkçe edebiyatın önemli kişilerini ilk kez Arap harflerinden Türkçeye geçirmeyi önemsediği, dil ve edebiyatın Osmanlıca yerine Türkçe ile yaygınlaşmasının önemini anladığı anlaşılmaktadır. İzleyen isimlerle de bütünleştirildiğinde, bu kanı güçlenmektedir. Peki, bu ‘öneri kanon’un içindeki en sürpriz isim ve kimlik kimdir?

BÖLÜM 3

Kuşkusuz yukarıda sayılan isimlerden hemen sonra gelen Nâzım Hikmet’i kastediyoruz. 1928 yılındaki, belki de devlet tarafından ilk kez Latin harfleriyle yayınlanan bir kitabın önemli genç konuğu, Nâzım Hikmet’tir. Nâzım kitaba üç şiiriyle ‘Eski Anadolu’ (s.73), ‘Kitap’ (s. 89) ve ‘Üç Telli Saz’ (s. 99) girmiştir. Bu kabul edilme ve yayının, dönemin edebiyat çevrelerindeki ağırlıklar açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

O 1928 yılı ki, Nâzım Anadolu’da Kurtuluş Savaşı sırasında tutunamadığı Bolu’dan, 1922 yılında arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Trabzon üzerinden yaptığı yolculukla Batum’a geçmiş, sonra orada tanıştığı Şevket Süreyya (Aydemir) ve bir arkadaşı ile Moskova’ya uzanmışlardı. Nâzım Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nden mezun olmuş, Aralık 1924’te İstanbul’a dönmüş ama, siyasi hareket içindeki konumu nedeniyle orada 7 ay kalabilmişti. Aydınlık gazetesinde yazılar yazmaya başlamıştı. 1925 yılında İzmir’e kaçtı, İstiklal Mahkemesi’nde gıyabında yargılandı; Ağustos 1925’te Takrir-i Sükun yasası kapsamında 15 yıl kürek mahkumluğu cezası alınca Şefik Hüsnü ile birlikte yurtdışına çıktı. 1926 Mart ayında çıkan Türk Ceza Kanunu, Nâzım cezasını 1 yıla indirince dönmeye çalıştı, ama sonuç alamadı. Temmuz 1928’de Laz İsmail (Bilen) ile Moskova’dan sahte pasaportla ülkeye girince yakalandı ve Hopa-Rize-İstanbul-Ankara’da hapis yattı. İstanbul’a giderek Zekeriya ve Sabiha Sertel’in yayınladığı Resimli Ay kadrosuna katıldı. Resimli Ay dergisinin Haziran 1929 sayısında Nâzım’ın başlattığı ve Zekeriya Sertel’in desteklediği “Putları Yıkıyoruz” kampanyası, birinci hedef olarak Abdülhak Hamit (Tarhan)ı, ikinci hedef olarak Mehmet Emin (Yurdakul)u alıyor, birbiri ardına yazıp yayınladığı eleştirel şiirleriyle Nâzım, Yakup Kadri, Mehmet Akif ve Hamdullah Suphi’yi yerden yere vuruyordu.

1928 Ağustosu’nda henüz ilk kitabı, ama sınırlı sayıda basılmış olan Dağların Havası (1925, Osmanlıca baskı) kitabı yayımlanmış olan Nâzım, varlığını, şiirlerini kahvelerde ve açık alanlardaki etkinliklerde okumasıyla duyurabilmişti. Nâzım, 835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1930), 1+1= 1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932), Gece Gelen Telgraf (1932) kitaplarını 1932 yılına kadar peşpeşe çıkaracak; sinema sektöründe metin ve senaryo yazarı olarak yoğun bir tempo ile çalışacak; doldurduğu plaklar kahvelerde ve toplantılarda gramofonlarda dönerek şiirleri ve ‘söz’ü popülerleştikçe, bir devrimci olarak yandaş ve destekçi çevresi genişleyecekti. Çizdiği yörünge, bir sol parti yörüngesi ve izlerçevresinden daha geniş halk yığınlarına ulaşacaktı. Nâzım’ın bu konumu,  aralarına karışmayı reddettiği rejim yandaşları tarafından bile bir tehlike, bir risk kaynağı olarak görülmeye başlanacaktı. Portreler (1935), Taranta Babu’ya Mektuplar (1935), Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Şeyh Bedreddin Destanı’na Zeyl (1936) izleyen yıllarda yayımlandı. 1938 yılındaki Donanma Davası, bu tırmanışa, bu kültürel egemenliğe son verme çabasının bir başlangıcıydı; nitekim 1968 yılında Kuvva-yi Milliye (Kurtuluş Savaşı Destanı) yayımlanıncaya kadar, Türkiye’de Nâzım susturulmuş olacaktı. (4) Tahir Abacı’nın kitaplaşacak olan erken Cumhuriyet şiiri üzerine yazılarını hepimiz biliyoruz. 1920’li yıllarda Nâzım’ın yazdığı şiir ve yaptıkları yukarıdakilerle sınırlı değil kuşkusuz ve siyaset içindeki rolü de, belki romantizm ile fiili hareket/eylem arasındaki rolü de çok net.

BÖLÜM 4

Üstüste ve içiçe devrimler çağında, Nâzım gibi enerjik bir entelektüel yeteneğin sıçramalarının çok güçlü, emin adımlarla, güvenilir biçimde atılıyor olması ve etkisini çok yönlü olarak duyurması, bugün o dönemler için iyice belirgin bir durum olarak gözüküyor. Şiir alanında, Türkçe şiirdeki dilsel devrimin yapısını birebir Ekim Devrimi kültürü üzerinden gözlemleyip deneyimleyen Nâzım’ın, Türk alfabe devrimini desteklememesi olanaksızdı. Zaten Tanzimat döneminden beri farklı düşünür ve yazarlarca yapılmış olan zihin cimnastiği, nihayet bir altyapı oluşturmuş, Harf Devrimi’nin, yani konuşulan dil gibi, yazı dilinin de kendialfabesini çağırması, biçimlendirmesi konusunda siyasi irade elinde de semeresini vermekteydi. Öte yandan ifade biçimleri içinde yine devrimci bir yanı olan çağa özgü fotoğraf ve sinema gibi ortamların, yazılı ifade sanatları ile birleşen biçimde Nâzım’ın ilgisini çekmemesi beklenemezdi. 1935’e kadar kaleme aldığı 3 sahne oyunu (piyes); 1937 yılına kadar yazdığı 11 senaryo ve hapisaneden yazdığı 4 senaryo ile birlikte 15 film senaryosu; hapse girinceye kadar yönettiği 4 film; sayısız siyasi makale ve kitap, bu ‘korkulası’ verimin, baskı altında gerçekleşmiş olan bu ‘korkulası’ verimin ne denli kapsamlı olduğunu bize bir kez daha gösteriyor.

Bugün, Seçme Yazılar kitabı vasıtasıyla, yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin 1928 yılında, genç bir komünist şair olarak kendisini kucaklamaya hazır olduğunu; ama onun da bunu ısrarlı biçimde ‘reddettiğini’ anlamamız mı gerekiyor? Bunu nasıl anlamlandırabiliriz? Nâzım’ın bu reddediş tavrında, bu uzak durma kararında Mustafa Suphi olayının sürdürdüğü olumsuz izlenimler mi baskın? Yoksa hala bir mit gibi anlatılmakta olan ‘ben Deniz Kızı Eftelya gibi makama çağrılacak adam değilim, şairim’ repliğiyle özetlenen, özel durum ve öyküsünün, kendi varlığı ve yargısıyla bağlanmış bir hali de mi var, bu öykünün arkasında? Öte yandan Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref üçlüsünün arasında Nâzım’ın arkasında duran herhalde öncelikle Falih Rıfkı ve ikinci olarak da Ruşen Eşref’tir. 1929 yılında yerden yere vuracağı Yakup Kadri, kitaba şiirlerinin alınmasını tavsiye etmiş olamaz herhalde; ama ses de çıkarmamış görünüyor. Üstelik de üç şiirle kitaba giren Nâzım, daha 1928 yılında 26 yaşında, Yahya Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan ayarında bir şair olarak algılanmaktadır. Öte yandan Rusya’dan İstanbul’a döndüğünde Kadro ekibine katılarak Nazım’ın gözünde ‘rejime teslimiyet gösteren bir Şevket Süreyya’ olmama isteği, onun ‘resmi söyleme teslim olmaktan kaçınma’, ‘resmi söylemden uzak durarak kendini her açıdan ve her türlü bir koruma girişimi ve refleksi miydi?

Öyle anlaşılıyor ki, devrimler çağında genç Nâzım, tıpkı Türk devrimi gibi, hem bir parlak başlangıç, hem de bir tehdit olarak algılanmıştı. 1938 sonrasında başına gelenlerin, rejimi sürdürenlerin rejimi kısıtlı olarak anladıkları, sınırlı biçimde kavrayabildikleri tarafa çekmekle de ilgili olduğunu söylemek çok mu geniş bir yorum olacaktır? Öte yandan Nâzım’ın bu Seçme Yazılar derlemesindeki üç şiirinin, sonraki baskılarındaki belirişlerinde ortaya çıkan değişiklikler de ilgi çekicidir, ama başka bir yazının konusudur. Nâzım Hikmet’in şiirlerini yayınlanmış olsalar da değiştirebildiğini gözlemliyoruz. Buradaki şiirlerden ‘Kitap’ özellikle yeniden ele alınmış gibidir. Bu gözalıcı şiirleri özgün halleriyle sizlerle paylaşarak, konuşmamı bitirmek istiyorum.

NOTLAR

(1). Bu kanımı şuna dayandırıyorum: 1928 Ağustosu, Harf Devrimi’nin ilanı için çok sıcak bir dönem. Bilindiği gibi Ankara’da Türk Ocağı Umum Müdiriyeti (merkezi) yapısı inşaatı ilerlemekte, sona yaklaşmaktadır. Ancak Atatürk’ün Gençliğe Hitabı (sesleniş) metni, karakterleri duvara kurşunkalemle kopyalayan ustalar tarafından geçirilerek, metnin kendisi ‘okunmadan ve anlaşılmadan’ işlenir. Yaklaşık bir yıl sonra bina açıldığında herkes okuyup anlayabilecektir.

(2). Walter F. Weiker. (1970) Kemal Atatürk’ün Yakınları. çev. Murat Gencer. Belleten, Cilt XXXIV, s: 39; 609-631. ilişkilendirilmiştir. Bu üç kişilik de ünlü sofraların baş konuklarıdırlar, özellikle Falih Rıfkı, siyasi karakterlerden daha sık ve uzun süreli biçimde Gazi Mustafa Kemal’in yanında bulunmuştur.

(3). Tahir Abacı. ‘Nazım Hikmet ve Kemalizm’. Sözcükler. Ocak-Şubat 2024, s: 107.

Tahir Abacı. ‘Nazım Hikmet’in 1937 Ankara Yolculuğu’. Sözcükler. Ocak-Şubat 2025, s: 113; 70-87.

Tahir Abacı. ‘Cumhuriyeti Kuran Şiir. Sözcükler. Temmuz-Ağustos 2025, s: 116; 50-68.

ESKİ ANADOLU

Başımızda güneş

Ateş

Bir sarık.

Arık toprak

Çıplak ayaklarımıza Çarık.

İhtiyar katırından daha ölü bir köylü

Yanımızda,

Yanımızda değil, yanar kanımızda;

Omuz yamçısız,

Bilek kamçısız,

Atsız, arabasız, jandarmasız;

Ayı ini köyler, balçık kasabalar;

Kel dağları aştık.

İşte biz o diyarı böyle dolaştık!

Biz,

Biliriz,

o memleket,

Neye Hasret,

Çeker;

Hasta öküzlerin

Yaşlı gözlerinde,

Dinledik taşlı tarlaların sesini.

Gördük ki vermiyor,

Toprak

Altın başaklı nefesini;

Kara

Sabanları.

Rü’yada gezer gibi gezmedim hayır,

Bir çöplükten bir çöplüğe ulaştık,

Biz,

Biliriz,

O memleket

Neye

Hasret

Çeker.

Basık

Suratı asık

Evler,

Köstebek yolu sokakların üstünde

Vermiş kafa kafaya…

Cin gözlü, güvercin sözlü abani sarıklılar

Dükkanlarda bağdaşmış;

Önlerinde

Yarık,

Tabansız çarıklılar.

Yarma

Bir jandarma

Tarlada zina eden bir çifti sürür.

Kahvede

Piri mugan dede

Sulanırken çırağa

“_Lahavlevela!” çekip derin derin,

Bu geçenlerin

Suratına tükürür.

İşte şu

Ekşimiş turşu kokan çömlek gibi şehrin

Kara sevdası değil öyle romantik;

Onun

Ruhunun

İki çıplak kelimelik hasreti var:

Buhar, Elektrik!

Kör deyilseniz eyer,

Görürsünüz ki

Şu toprak yüzlü reçber,

Kafkastan arta kalan kalbur göüslü oğlu,

Kel başlarına mültezimin tırnakları oyulu,

Kıziyle, karisiyle,

Kağnısiyle,

Ölmek,

Ölünce

Onlarla

Gömülmek

İstiyor.

Ey cam karınları

Sarı

Nargileler gibi homurdayan,

Ey üç katlı yaylısının içinden

Topal, burunsuz, kör,

Köylülere Pierre Loti ahı çekip geçex

Ağzı gemli,

Eli kalemli

Efendiler!

Tatlı maval dinlemekten artık usandık.

Artık

Hepinizin kafasına

Şu dank desin:

Köylünün toprağa hasreti var,

Toprağın hasreti makineler.

KİTAP

Yaldızlı meşin kabı

Parçalanmış kitabı

Ay altında, dün gece,

Deli bir derviş gibi,

Mumu sönmüş, rahlesi devrilmiş gibi,

Okudum saatlerce…

Yaldızlı meşin kaplı,

Parçalanmış koynunda uyuklayan kitabın

Çevirdikçe küf kokan her sarı yaprağını

Sandım ki eşiyorum bir mezar toprağını.

İnce el yazıları mı doğruldu birer birer?

Masallarda söylenen yüzleri gösterdiler:

İblis bir yılan oldu, Adem Havvaya kandı;

Kardeşini öldüren lanetli ruhu gördüm;

Koca tahta bir gemi ummanlarda çalkandı;

Ufuklardan güvercin bekleyen Nuhu gördüm;

İsmailin topuğu kumdan çıkardı zemzem;

Turusinada Musa kaldırdı kollarını;

Asasını vurunca yarıldı bahri Kulzem;

Buldu Beniisrail Kudüsün yollarını…

Zekeriyya zikrini bir sonsuz aha verdi;

Doğdu İsa, bikrini Meryem Allaha verdi;

Kureyşi Muhammede kucak açtı Medine:

Bir ateş mezar oldu Kerbela Hüseyne.

Sayfalar döndükçe bunlar, hep birer birer,

Doğrulup devrildiler.

Ay battı, güneş doğdu,

Kalbimde ateş doğdu.

Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandık,

Karanlıktan çizilen yüzleri görmek için,

Görüp yüz sürmek için,

Yazık, yazık bize ki bir çirağ gibi yandık.

Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet,

Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet

Sade bir kuru dua, bir tütsü, buhur verdi;

Masal cennetlerinin yollarını gösterdi.

Hala biz köleleriz, efendilerimiz var;

Hâlâ bir mul’un taşı yosunlanmış bir duvar,

“Esir-Efendi” diye koymuş da atlarını.

İki bahta ayırmış arzın evlâtlarını.

Efendiler, ağalar, evliyalar, keşişler,

Ebedi karanlığın boğulsun kollarında

……. aydınlık yollarında

Sade bir din, bir kanun, bir hak:

İşleyen işler…

ÜÇ TELLİ SAZ

Bana bak hey, avanak!

Elinden o zırıltıyı bıraksan a…

Sana

Üç telinde üç sıska bülbül öten

Üç telli saz

Yaramaz.

Üç telli saz

Dağlarla dalgalarla kitleleri

İleri

Atlatamaz.

Hey… y.. hey!

Üç telli sazın

Üç elinde öten

Üç sıska bülbül öldü acından!

Onu attım Köşeye…

Hey… y.. hey!

Üç telli sazın

Ağacindan

Deli tiryakilere

İçi afyon lüleli

Bir çubuk

Yaptılar.

Hey y.. hey!

Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağlarla

Başladı orkestram…

Hey y… hey!

Ağır sesli çekiçler

Sağır örsün kulağına

Hay… kır… dı!!

Hey… y… hey!

Sapanımız güleşiyor tarlalarla tarlalarla…

Hey… y… hey!

Esiyor orkestram

Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağlarla!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir