EDEBİYATA ELEŞTİREL BAKMAK

            Edebiyattan yararlanabilmenin yollarından biri herhalde okuryazar olmak. Okuryazarlık önemli bir şey edebiyatın yaygınlaşmasında. Ne kadar okuryazar var ve bu okuryazarlar okuduklarının ne kadarını anlıyorlar. Her okur okuryazar olabiliyor mu, her okurluk yazarlık sonucunu getirebiliyor mu? Okuryazarlar edebiyatı nasıl değerlendiriyor?

         Bakıyoruz dünya edebiyatına, edebiyat Platon’dan, Aristoteles’in Poetika’sından bu yana müthiş bir eleştiri geleneğiyle ortaya çıkmış ve o eleştiri geleneğini her yeni çağda başka düşünürler daha da geliştirerek değişen koşullara, hayatın artan karmaşıklığına, zenginliğine bakarak sürdürmüşler. Bu konu üniversitelerde okutulurken eleştiri geleneğinin de geliştiğini görüyoruz. 19. yüzyılda ise Hegel’den, Marx’tan, Freud’dan ve antropologlardan sonra yeni bir poetika ihtiyacı doğuyor. 20. yüzyıla baktığımızda Aristocu eleştiri geleneğinin yanı sıra başka eleştiri gelenekleri de ortaya çıkmaya başlıyor. Hemen aklımıza gelen bir örnek Brecht. Aristoteles’in tiyatro anlayışından farklı başka bir tiyatro anlayışı ortaya koyuyor.

     Avrupa’da, Amerika’da 19. yüzyıl Romantik eleştiri anlayışını değiştiren “Yeni Eleştiri” ortaya çıkıyor. Yapısalcılık gibi değişik anlayışlarda yeni eleştiri akımları önem kazanıyor ve bu kuramları geliştiren, yaygınlaştıran hatta “edebiyat teorisi” diye bir kavram neredeyse edebiyatın kendisini ihmal etmeye başlıyor.

      Teori meraklısı hocalar kuramsal yeniliklere o kadar önem veriyorlar, konunun ayrıntılarını öylesine didikliyorlar ki, edebiyat öğrencileri edebiyatın kendisini yeterince tanıyamaz hâle geliyorlar. Edebiyatın kendisi bu yüzden bir amaç olmaktan çıkıyor, araç haline dönüşüyor, birtakım şiirler, romanlar, oyunlar, denemeler görebilecekleri ilgiyi, verebileceği zenginliği veremez hâle geliyor.

    Türkiye’de edebiyatı seven, edebiyattan anlayan okurlar, şanslıysalar, iyi öğretmenler elinde yetişmişlerdir. Yahut belli bir durum, belli bir olay onların edebiyatla olumlu bir ilişki kurmasını sağlamıştır. Bu buluşmanın ille de öğretmenle olması gerekmez. Aileden de olabilir, çevresindeki insanlardan biri de olabilir.

     Diyelim ki lisede fırsat kaçtı, üniversiteye geldiniz, Türk Edebiyatı bölümüne başladınız, artık sizin Türk Edebiyatının bir sözcüsü, savunucusu olmanız beklenir. Böyle bir şey de pek olmuyor. Çünkü bazı ülkelerde, o ülkenin edebiyatı üniversitelerde o kadar ciddiye alınıyor ki, o bölümlerde okuyan öğrenciler, o toplumda bir ortak beğeni oluşmasını, edebiyatı eleştirel bir gözle değerlendirebilecek bir kamuoyu yaratılmasını sağlıyorlar. O yüzden o ülkelerde yayımlanan birtakım dergiler, kitaplar, o ülkelerde yaratılan popüler kültür dışındaki edebiyatın hangisinin değerli, önemli, evrensel sayılabilecek değerde örnekler olduğunu o toplum neredeyse fikir birliği ederek benimseyebiliyor. Tabii bu tartışmalara katkıda bulunan üniversitelerin düzenlediği dizi konferanslar olabiliyor, birtakım kurumların verdiği ödüller olabiliyor. Aydın bir kamuoyu, gerçekten okuryazarlığı yüksek düzeyde bir kamuoyu o ülkenin edebiyatının hangi örneklerinin değerli hangi örneklerinin önemli olduğunu sağlayabiliyor.

     Bizde ne zaman böyle bir şey oldu? Eskiyle yeni arasında bir kavga, tutuculukla devrimcilik arasında bir tartışma oldu mu diye baktığımızda, çok önemli kavgalar görmüyoruz. Çok sınırlı bir çevredeki edebiyat kavgalarını, tartışmalarını saymazsak.

     Bazen, diyelim ki harf devriminden sonra, okuryazarlığın yaygınlaşması konusunda adımlar atılırken, eğitimin çok ciddiye alındığı dönemlerde, Reşat Şemsettin Sirer’e kadar olan dönemde çok iyi öğretmenler çıkmış. Gerçekten eğitim gerçekten heyecan yaratan, öğretmenlik çok saygın bir meslek olarak benimsenmiş. O yıllardaki öğretmenlerin adları hâlâ bir çoklarımızın belleğindedir. Onlar hep saygıyla, sevgiyle anılır.

         Bu arada diyelim ki Nâzım Hikmet’in yarattığı heyecandan sonra 20’lerin sonları, 30’lu yıllar hapse girene kadar onun “Putları Yıkıyoruz” gibi kavgaları var. Gereksiz, önemsiz edebiyata saldırıları bir heyecan yaratmış. Onun hapse girmesinden sonra bazı dergilerin canlandırdığı bir edebiyat havası görüyoruz. Partili birtakım dergiler var, onların yarattığı birtakım politik ve edebi tartışmaların heyecanı var. Ama “Garip Akımı” çıkana kadar büyük bir heyecana şahit olmuyoruz.

     Diyelim Reşat Nuri’nin Çalıkuşu çok okunan bir kitap oluyor. Yalnız Çalıkuşu değil, öteki kitapları da belli bir saygın okur kitlesi yaratıyor. Yahut Yakup Kadri’yle başlayan bir Anadolu edebiyatı var, yalnızca Yaban’la değil, Kiralık Konak’la da, Nur Baba’yla da önemli bir romancı olarak kendini kabul ettirebiliyor. Ama daha genç kuşaklar Sait Faik’i keşfedene kadar büyük bir heyecan yok. Sait Faik ayarında başka bir hikâyeci yok o yıllarda. Gerçi Memduh Şevket diye biri var, ama imzasını bile MŞE diye atıyor, çünkü kendisi politikacı, CHP’nin Genel Sekreteri. Çok iyi bir yazar, ama tanınan bir yazar değil.

     Varlık dergisinde Garip Akımının ortaya çıkması ve yarattığı heyecan bir şans eseri olarak Ataç diye bir eleştirmenin de ortaya çıkmasını sağladı. Ataç inanılmaz bir saygınlık ve önem kazandı. Çünkü Ataç beğenirse iyi bir not almış oluyor şair ya da yazar, Ataç beğenmezse işler kötü.

     Bu dönem, belli düzeyde bir tartışmanın yapılabildiği bir dönem. Attilâ İlhan sevilen bir şair olarak ortaya çıkınca, Garipçileri hiç sevmedi. Onları çok içki içen şairler olarak düşündü ve onları “saray şairleri” olarak niteledi. İnanılmaz bir şey. Orhan Veli’nin bir saray şairi olduğunu düşünebiliyor musunuz… Ya da Melih Cevdet’le Oktay Rifat’ın. Ama onun da kendine göre görüşleri vardı.

     Diyelim ki, şöyle olumlu bir şey gelişti Türkiye’de. Köy Enstitüleri kuruldu ve köyden yetişen birtakım yazarlar çıktı. Köy Edebiyatı diye bir edebiyat yaygınlaştı. Hepimiz çok heyecanlandık. Söz gelimi Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü, benim lisede öğrenci olduğum yıllarda çıkmıştı. Önemli bir kitaptı. Belki dili, anlatım özellikleri bakımından çok mükemmel değildi, ama anlattığı gerçekler bakımından, içeriğinin etkisi bakımından, gerçekliğin yansıtılması bakımından çok önemli bir kitaptı. Arkasından Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mehmet Başaran gibi yazarlar çıktı bu enstitülerden ve bu yazarlar iyi yazarlardı. Kendi dünyalarını inandırıcı bir dille anlatabiliyorlardı.

     Bunlara karşı   hemen, “Sosyalizmi köylülerden mi öğreneceğiz ya da Yaşar Kemal’in eşkıyasından mı öğreneceğiz” diye köy romanına karşı bir akım başladı. Köylüler de kim oluyor, bize edebiyatı köylüler mi öğretecek? Oysa köy edebiyatından, onun dilinden de öğreneceğimiz çok şey vardı. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın başka ülkelerinde de kültürün yaygınlaşması bakımından dikkate alınan bir şeydi köy ve işçi sınıfı edebiyatı. Bu yüzden edebiyat bölümleriyle birlikte bazı ülkelerde kültürel çalışmalar diye bir alan oluşmaya başladı. Çünkü işçi sınıfı da artık kendi edebiyatını yaratır hâle gelmişti. On sekizinci yüzyılda sanayi devrimi gerçekleşiyor. Sanayi devrimiyle işçi sınıfı ortaya çıkıyor. İşçi sınıfı da okuma yazma öğrenmeye başladığı zaman, onlar da kendi kültürlerini dile getirebilecek eserler vermeye başlıyorlar. Tabii edebiyattaki bu değişme yalnızca işçi sınıfına bağlı değil. Edebiyat önce burjuvalaşıyor. Yüksek edebiyat aristokrasinin yarattığı bir edebiyatken bakıyoruz 16. yüzyılın sonunda kapitalizmin gelişmesi ve Avrupa’da burjuva sınıfının egemen sınıf olmaya başlamasıyla zaten edebiyatta bir burjuvalaşma başlıyor. Roman türü ortaya çıkıyor. Roman türü burjuva sınıfının yarattığı bir tür. Bu yüzden okur yazar kitlesi de değişmeye başlıyor. Okuryazar sayısı artıyor. Şehirlerde gazeteler, dergiler çıkmaya başlıyor ve roman türü tiyatronun yerini alıyor.

     Şiir 17. yüzyılın sonuna kadar en başat edebiyat türüyken 18. yüzyılda roman, şiirin ve tiyatronun yerini alıyor. Tiyatro büsbütün kaybolmuyor ama daha önceki parlak oyun yazarları görülmez oluyor. 19. yüzyılın ortalarına kadar tiyatro silik bir tür olarak görünüyor. 19. yüzyılda önce Büchner’le, sonra İbsen, Strindberg, Çehov gibi yazarlarla tiyatro yeniden çağdaş bir edebiyat türü haline geliyor.

     Bütün bunlarda okuryazarların sayısının önemi çok fazla. Okuryazarlar nasıl yetişiyor, onları kim eğitiyor. Nasıl bir eğitimden geçiyor insanlar, hangi ülkelerde iyi üniversiteler var, o üniversitelerde edebiyat nasıl ele alınıyor? Çünkü edebiyat da genellikle tutucu insanların ellerinde. Eski Yunanca öğretiliyor. Latince ortak bir dil bütün Avrupa üniversitelerinde. Ancak 19. yüzyılda ulusal diller kendi edebiyatlarını yaratacak bir okuryazar zenginliğine kavuşuyor. Bu arada en ilginç ülkelerden biri de Rusya. Çünkü Rusya 1860’lara kadar serflerin olduğu bir ülke. Onlar özgürlüklerine kavuştuktan sonra Gogol’ün önemi anlaşılıyor. Turgenyev anlaşılıyor. Ondan sonra Dostoyevski, Tolstoy, Çehov çıkıyor. Birdenbire olmuyor hiçbir şey. Hem eğitimde ilerlemeler kaydediliyor hem de kendi edebiyat eğitimini geliştiren bir okuryazarlığın yaygınlaşmasını sağlıyor.

     20.Yüzyıla geldiğimizde ise popüler kültür diye bir şeyle karşı karşıyayız. Öyle çok kitap basılıyor, öyle çok kitap satılıyor, öyle yaygın bir okuryazarlık var ki yazılanların birçoğunun da edebiyat olarak değerlendirilmesi güç. Burada tabii edebiyat eleştirisi öne çıkıyor. Eleştiri geleneği hangi ülkede ne kadar sözü dinleniyor, saygınlık kazanmış bir şey ki, edebiyat ürünleri arasında bir ayıklama, bir seçme yapabilsin. Dünyadaki politik karmaşıklık öyle bir ortam, genelgeçer değerler yaratıyor ki, insanlar da başlıyorlar, değerli eserleri biz seçelim. Seçkinlerin değer yargıları geçerli olsun ve eğitim kurumlarında onların ne kadar anlamlı olduğu öğretilsin.

     Tabii buna karşı kültürel çalışmalar alanı da işçi sınıfının birtakım değerler ortaya koyduğunu gösteriyor. Özellikle sömürgecilik sonrası diye bir edebiyat anlayışı ortaya çıkıyor. Ya da kadın hakları ve feminizm akımının yol açtığı edebiyat akımları görülüyor. Böyle değişik kümelerde saygın edebiyat ürünleri yaygınlaşıyor. Bu yüzden kanon ya da büyük gelenek diye bir kavram ortaya çıkıyor. Eleştirmenler, bizim büyük geleneğimiz budur diye, büyük yapıtları sıralıyorlar. Yahut Harold Bloom diye bir Amerikalı profesör çıkıyor. O da Batı Kanonu diye, Batı edebiyatının büyük yapıtlarını sıralıyor. Neden bunların önemli olduğunu açıklıyor. Edebiyatı böyle başka başlıklar altında inceleyen eleştirmenler çıktı. Northrop Frye diye Kanadalı bir eleştirmen, eleştirinin hangi başlıklar altında incelenmesiyle biz dünya edebiyatını anlamlı bir biçimde ele alabiliriz konusunu işliyor.

     Bunlar edebiyata eleştirel bakmanın yollarını bize gösteriyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir