Edebiyatın öldüğü hayli sık biçimde ilan edilir. Ancak edebiyat, tüm ilanları tekzip ederek hayatta kalmaya devam eder. Bu ölüm ilanlarının edebiyatı mezara koymayı başaramamasının nedeni, çoğu zaman, yanlış teşhistir. En genel anlamıyla “muhafazakâr” diye tanımlayabileceğimiz bir yaklaşımla, yeni bir “edebiyat yapma” biçimi ortaya çıktığı zaman hızlı bir kararla edebiyatın ölümü ilan edilir. Bu ilanın nedeni edebiyatın yok olması değil, ilanı veren kişinin edebiyat anlayışına uygun olmayan yeni bir tarzın ortaya çıkmasıdır.
Günümüzde de yapay zekânın yaygın biçimde kullanılmaya başlamasıyla, aynı ölüm ilanı bir kez daha dolaşıma girdi: Yapay zekâ, edebiyatı öldürecek mi? Yine bu ölüm ilanında muhafazakâr tepkiden söz etmek mümkünse de, bu sefer, önceki ölüm ilanlarından farklı bir durumla karşı karşıyayız. Bundan önceki ölüm ilanları, en temelde matbaa kültürü içinde şekillenen ve matbaa yoluyla icra edilen edebiyat anlayışları arasındaki farklılaşma ya da çatışmalardan kaynaklanıyordu. Oysa şimdi matbaaya doğrudan ihtiyaç duymadan, dahası matbaanın imkân vermediği yeni yöntemleri de kullanarak metinler üretebilen kültüre geçiş sürecindeyiz. Dolayısıyla bu yeni ölüm ilanı, öncekilerden hayli farklı, kültürün maddi temellerinin köklü biçimde dönüştüğü bir duruma işaret ediyor. Matbaa kültürünün yerini dijital kültür almaya başladıkça “edebiyat yapma” araçları değiştiği gibi edebiyatın üçlü sac ayağı diyebileceğimiz “yazar, metin ve okur” da değişmek zorunda kalıyor.
Yapay Zekâ ve Edebiyat
Günümüzde değişen “edebiyat yapma” biçimini anlamak için öncelikle son yılların hayli popüler sorusunu sorarak başlamak gerekiyor: Yapay zekâ, edebi metin yazabilir mi?
Son birkaç yıldır pek çok mecrada sorulan bu soruya cevap verenler −özellikle belli bir yaş grubunun üzerinde olanlar− kesin bir dille yapay zekânın edebiyat yapamayacağını ifade ediyorlar. Yaş meselesini vurguluyorum, zira yapay zekânın edebi metin üretmesini deneyimlemeden birtakım sonuçlara varan “yaşlılar” hemen belli oluyor. Bu nedenle iddiaları olgusal değil, daha çok bir arzuyu dile getiriyor gibi görünüyorlar.
Yapay zekânın edebi metin üretemeyeceğini iddia edenlerin argümanlarını iki noktada toplamak mümkün. İlkinde, edebiyatın bir duygu işi olduğu ve makineler hissedemeyeceği için yapay zekânın edebiyat yapamayacağı söyleniyor. İkincisinde ise, edebiyatın insan deneyimine dayandığını ama bir makinenin bu deneyimi asla yaşayamayacağı için edebi metin üretemeyeceği dile getiriliyor. Aslında bu iki önermeye bakarak edebiyatın dil üzerinden değil “insanilik” üzerinden tanımlandığı açıkça görülebiliyor. Ancak hayli yaşlı bir şairin söylediği gibi, “şiir fikirlerle değil kelimelerle yazılır.” Yapay zekâ da, hiçbir şey duyumsamadan ya da hiçbir deneyime dayanmadan sadece kelimeleri kullanarak edebi metinler üretebiliyor. Hatta zaman zaman bazı insanlardan ya da insanların çoğunluğundan daha iyi metinler üretebiliyor.
1970’lerden beri mühendisler makinelere metin yazdırmak için birtakım programlar geliştirmek için uğraşıyor. Bu çabanın uzunca bir süre başarıya ulaşamadığı, pek çok girişimin başarısız olduğu görüldü. Ama son yıllarda işler değişti, artık metin yazmakta hayli başarılı programlar yaratıldı ve daha önemlisi bunlar kamuya açıldı. Yalnızca edebiyat değil, sanatın her alanında yapay zekâyla üretilebilen yapıtlarla karşı karşıyayız artık. Sadece bir örnek bile gelinen noktayı anlamakta yeterli olacaktır. Routledge’ın Handbook of AI and Literature’da (2023) aktarıldığına göre, Aralık 2023 itibariyle yapay zekâ (ChatGPT) tarafından yazılıp Amazon’da satışa sunulan 200’den fazla kurmaca kitap var (s. 36).
Her ne kadar okuma alışkanlıkları ve estetik beğenisi matbaa kültürünün içinde şekillenenler açısından kabul edilmesi zor olsa da, yapay zekâ bir insan tarafından yönlendirilerek ya da kendi kendine “okunabilir” edebi metinler üretebiliyor. Dolayısıyla bunu reddetmek yerine yeni durumla yüzleşmek ve neyin nasıl değiştiğine dair düşünmek gerekiyor. Yapay zekâ, bizim onu savunmamız ya da reddetmemizden bağımsız biçimde, başımıza gelmiş ya da maruz kaldığımız bir “şey”. Matbaa kültüründe yetişen bizler için “tatsız” olsa da yeni durumu anlamak zorundayız. Yapay zekâ, edebiyat yapma biçimini köklü biçimde dönüştürerek yazarın, metnin ve okurun konumunu da değiştirecek. Edebiyat kuramının uzun zamandır uğraşageldiği konuları da yeniden gözden geçirmek gerekecek.
Yazarın Ölümü
Yirminci yüzyılda, özellikle metin merkezli teorik yaklaşımlar büyük bir hevesle yazarın ölümünü ilan etmişlerdi. Önce Rus Biçimcileri, doğrudan olmasa da eleştirinin konusunun “edebiyat değil edebilik” olduğunu söyleyerek odağa metni almış, ardından Yeni Eleştiri özellikle “intentional fallacy” (niyet yanılgısı) kavramıyla yazarın metin üstündeki otoritesini askıya alarak metnin özerkliğini ilan etmişti. Nihayet Roland Barthes “yazarın ölümü”nü teorik düzeyde dile getirmiş ve Michel Foucault da “yazar nedir?” sorusuyla bu zemini sağlamlaştırmıştı. Tüm bu ölüm ilanlarında metnin özerkliği meşrulaştırıldığı gibi, dilin yazardan bağımsız biçimde işleyebilme yeteneğine işaret ediliyor ve dahası, yazarın otoriter konumu da sorgulamaya açılıyordu. Her ne kadar yazarın öldürülmesine dönük yoğun bir çaba harcansa da, kitaplar hâlâ yazarların adıyla yayımlanmaya, imza günlerinde kuyruklar oluşmaya devam ediyor ya da ediyordu.
Ancak şimdi yepyeni bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. İnsanlık tarihinde üretilmiş tüm metinleri analiz ederek geliştirilmiş bir veri işleme sistemi var ve bu sistem bir insan yardımıyla ya da bir insan olmaksızın önceki metinleri taklit ederek yeni metinler üretebiliyor. Bu durumda artık bir yazardan söz edebilir miyiz? Yirminci yüzyılda edebiyat kuramında hayli arzulanan yazarın ölümü, hiç beklenmedik biçimde, nihayet gerçekleşiyor gibi görünüyor. Elbette beraberinde pek çok soru getirerek.
Yazarın ölümünün en başta, “biçimci” ya da metin merkezli anlayışları eleştiren Marksist edebiyat teorisi açısından kabul edilmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Marksist edebiyat teorisi, farklı fraksiyonlarında ne kadar hafifletilmiş olursa olsun, nihai noktada yazardan “bağlanma” (angajman) talep ediyordu. Ancak yapay zekâ tarafından üretilmiş metinlerden “bağlanma” talep etmek pek mümkün görünmüyor (ki bu durum bize bağlanmanın metin değil yazar üzerinden inşa edildiğini görmeye imkân sağlar). Sanırım, bir makinenin yazdığı politik romanı okumayı hiçbir okur kabul etmeyecektir.
Bağlanma ya da daha geniş bağlamda edebiyata etik sorumluluk yüklemek de yazarın ölümüyle sonlanacak mı? İnsanlar makinelerin verdiği tavsiyeleri ciddiye alır mı? Eğer edebiyatın etik işlevi geçersiz hale gelirse, edebiyatın tanımının köklü biçimde değişeceğini tahmin etmek zor değil. Edebiyat Antik Yunan’dan beri “utile” ve “dulce”, modern zamanlarda etik ve estetik dikotomisi üzerinden tanımlanıyor ama artık makinenin etik sorumluluğa tabi tutulması hayli zor olacağı için edebiyatın büyük oranda “estetik”, daha doğrusu “dulce”ye, yani tatlı vakit geçirmeye hapsedileceği tahmininde bulunmak mümkün.
Metnin Ölümü
Yapay zekâ sonrası edebiyatı yorumlamaya çalışırken, yaşım gereği, meseleye ziyadesiyle matbaa kültürünün içinden bakıyor olabilirim. Edebiyat teorisinin yerleşik yazar, metin ve okur üçgeni içinden birtakım düşünceler ileri sürüyor olabilirim. Yazarın ölümünü çok açık biçimde fark ederken “metnin” sabit kalacağını varsayıyor olabilirim. Oysa yeni yazma biçimi yazarın ölümüne yol açtığı gibi, bizim matbaa kültüründen alışık olduğumuz sabit metin fikrini de ortadan kaldırıyor. Matbaa kültüründe yazarın elinden çıkan, yayıncıya teslim edilen, bu biçimiyle basılan ve okura bu biçimde ulaşan bir metin vardı. Bu metin sabit biçimini koruyor ve torunlara da bırakabiliyordu.
Oysa yeni yazma biçimi, matbaa kültürünün zorunlu kıldığı “sabit metin”le sınırlı olmak zorunda değil. Şu âna kadar öne çıkan örneklerde, yerleşik matbaa kültürünün bir biçimde devam ettirildiği metinlerle karşılaşsak da, aslında yapay zekâ yeni metin biçimleri üretmekte çok daha fazla seçenek sunuyor. Artık “sabit metinler” inşa edilmek zorunda değil, elimizdeki araç “hareketli metinler” üretmeye imkân sağlıyor. Yazılma anında şekillenen ya da okurun metne sürekli yön verdiği çeşitlemelerin yapılması mümkün. Bunu henüz edebiyat alanında deneyimlemediysek de, sinema alanında bu türden “hareketli yapı”lar görmeye başladık. Julio Cortazar’ın Sek Sek kitabında yapmaya çalıştığı türden çoğul okuma/yazma arzusu, artık çok hızlı biçimde hayata geçirilebilir hale geldi.
Artık matbaa kültürünün yarattığı metin fikrinin ölümü ilan edilebilir, yeni metin biçimlerine dair tahminlerde bulunulabilir. Elbette şu anda yolun başındayız ve sürecin nasıl ilerleyeceğini bilmiyoruz. Ama daha bu aşamadayken bile yeni metinlerin kurgu tekniklerini, biçimi öne çıkaracağını ve metnin toplumsal bağlamının zayıflayacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. Metnin kurgusal yanı öne çıktıkça etik sorumluluğun çepere itileceği aşikâr. Metnin sabitliği ortadan kalkıp, oyunsu yanı öne çıktıkça edebiyatın hislerden ya da deneyimden söz etmesinin öncelikli beklenti olmayacağı da yine apaçık ortada. Nihai olarak tüm bunlar edebiyatın tanımının değişeceğini, hatta değiştiğini açık biçimde gösteriyor.
Okurun Ölümü
Yazarın ve metnin ölümümü ilan edince, okurun da hayatta kalamayacağını söylemeye gerek yok, elbette. Ama bu ölüm, tabii, matbaa kültürünün sabit metin okuru için geçerli ama yeni dönemde bambaşka bir okur tipinin doğması da kaçınılmaz olacaktır.
Matbaa kültürünün şekillendirdiği edebiyat anlayışına bağlı edebiyat kuramında sıra en son okura gelmiş, okurun edebiyat alanındaki konumu çoğu zaman karanlık bir kıta olarak kalmıştı. Okur merkezli denen kuramsal yaklaşımlar bile nihai noktada metnin çoğul anlamlarına imkân sağlamak için okura yer açıyordu. Oysa dijital kültürde okur diye pasif bir konum kalmadı.
İnternet çağında artık “okur” diye bir kategori yok aslında herkes “yazar”. Sosyal medya denen mecranın hayatımıza girmesiyle birlikte herkesin yazdıklarını okuyoruz. Bu mecrada var olmanın birinci koşulu yazmak zaten. Dolayısıyla yazar ile okur arasındaki çizginin hayli belirsizleştiği bir çağdayız. Yapay zekâyla birlikte bu sınır iyice belirsiz hale geldi. Metin üretme (yaratma değil!) programları herkese açık ve herkes istediği tarzda metinler üretebiliyor.
Metnin ölümü kısmında da söyledim, artık sabit metinler üretme zorunluluğu kalmadı, hareketli metinler üretebilir. Bunun sonuçlarından biri, “okur”un metnin yönlendiricisi olarak sürecin bir parçası olabilmesidir. Okur aynı zamanda yazardır ve tersi de aynı biçimde geçerli hale getirilebiliyor.
Bu nedenle artık edebi metin, anlık şekillenen, yazarın ve okurun aynı kişi olabildiği, metne başkalarının da dahil edilebildiği bir yere doğru evriliyor. Metnin sabit olmadığı, “okur” diye sabit bir konumun olmadığı bu süreci “performans” olarak tanımlamak yanlış olmaz. Böylece hayli yavaş ve sabit okuma kültürünün köklü biçimde dönüştüğü, anlık performansın öne çıktığını söylemek mümkün hale gelecek.
Bitirirken
Bizi biz yapan ve edebiyatın belli bir şekilde tanımlamamasına imkân sağlayan matbaa kültürü, kuvvetle muhtemel, son demlerini yaşıyor. Bu kültürün ölümü beraberinde getirdiklerinin, doğumunu sağladıklarının da yok olmasına yol açacaktır. Bütün inançları, deneyimleri matbaa kültürünün içinde şekillenenlerin bu ölümü kabullenmesi hiç de kolay değil, hatta itiraf etmek gerekirse acı verici. İnsan kaçınılmaz olarak bir yas havasının içine giriveriyor.
Ancak matbaa kültürü de ona bağlı biçimlenen edebiyat kültürü de insanın yaratıcılığının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. İnsanlar, yeni teknolojilere adapte olabilmek ve bu teknolojilerle yeni yaratıcı yapıtlar yaratabilmek konusunda müthiş bir yeteneğe sahipler. Kuvvetle muhtemel yapay zekâ, bizim bildiğimiz edebiyatın sonunu getirecek ama yepyeni yaratıcı süreçleri tetikleyecek, bizim hayal bile edemediğimiz çok farklı metinlerin yaratılmasına, süreçlerin yaşanmasına imkân sağlayacak.