Kitabın Yolculuğu ve Yayıncılığın Geleceği

Antalya ‘da yayıncılık alanında kurduğu Zuzu Kitap Yayınevi ile yıllardır büyük bir açığı kapatmaya çalışan,  özverili çalışmaları ile onlarca yazarı ve kitabı edebiyat dünyasına kazandıran Şehmus Ay ile bu  keyifli ama bir o kadar da meşakkatli yolculuğu konuştuk.

Sizi yayıncılığa yönelten hikâye nedir? Bir yayınevi kurma fikri nasıl doğdu?

Öncelikle böyle bir söyleşi ile sesimizi duyurma imkânı sunduğunuz için teşekkür etmek istiyorum. Bizim yayınevi hikâyesi de biraz böyle sesini duyuramama sancısından doğdu diyebiliriz. Uzun yıllar önceydi, yazdığımız yazılar, şiirler öyküler posta kutularında kayboluyordu, kimse lütfedip geri dönüş yapmıyordu yazdıklarımıza, dosyalarını değerlendirmek isteyen insanlar ulaşabilecekleri kimseleri bulamıyordu. Eşim Gülsüm’le birbirimize söz verdik o zaman, şartlar uygun olduğunda bir yayınevi kuracaktık. Ve vakti geldiğinde kurduk Zuzu’yu. İlk kedimizin adını verdik yayınevimize. 10 yıla yaklaşan bir serüven oldu bu.

Bir dosya elinize ulaştığında ilk olarak neye dikkat ediyorsunuz? Bir kitabın yayımlanıp yayımlanmamasına karar verirken en belirleyici ölçütleriniz nelerdir?

Aslında birkaç kırmızı çizgimiz var, onlar harici oldukça esnek tutuyoruz yayın politikamızı. Cinsiyetçi, ırkçı, faşist ve aşırı ideolojik metinlere oldukça mesafeliyiz. Çıkış noktamız edebiyat, sanat ve kültür eserleri. O tür kitaplar zaten kendilerine uygun mecralar bulurlar. Bunun haricinde dosya elimize ulaştığında her türlü editoryal desteği sağlayarak yayımlanmasına katkı sunmaya gayret ediyoruz. Hatta bazen daha fikir düzeyinde çalışmaları olan arkadaşlara fikrini geliştirip metne dönüştürme ve yayımlanmaya hazır hale getirme konusunda adım adım destek veriyoruz. Fikirlerimizin örtüşmediği, bizi noktalarda ortaklaşmadığımız yazarlara da yer veriyoruz; burada aslolan metindir.

Her iyi metin yayımlanmayı hak eder mi, yoksa yayımlanabilir olmak farklı ölçütler de gerektirir mi?

Bence her iyi metin yayımlanmayı hak eder. “İyi metinler” biraz göreceli; neye göre iyi? Kime göre iyi? Bunları bir kenara bıraksak bile yazarın metniyle, yayıncısı, editörü ve okuruyla kurduğu ilişkinin muhtevası ne? Ben iyi metinden önce iyi insan olmasını önemserim. Çok iyi metinler yazıp çok kötü hayatlar yaşadıkları için yetenekleri heba olan çok insan bilirim. Edebiyat tarihi kötü hayatlardan çıkarılmış harika kitaplarla dolu bir tarihtir. Diyeceksiniz haklı olarak ama o dengeyi doğru tutturmak her zaman mümkün olamayabiliyor. Editörünü pişman eden, yayıncısını yaptığı işten nefret ettirecek kadar zorlayan, bir ifrit gibi davrandığı için okurunu yaratamayan veya okurunu kaçırtan, gürültülü kişilikleri yazdıklarının önüne geçtiği için metinleri hükümsüz kalan yazarlar bilirim. Bu durumda “iyi metinler” her zaman iyi olamayabiliyor. Yazar yayıncı ilişkisini en çok zorlayan şeyler bunlar. Bu yüzden insan bazen çok çok üzüleceği ya da pişman olacağı kararlar alabiliyor. 

İlk kitabını yayımlatmak isteyen yazarlara en çok hangi konularda uyarıda bulunuyorsunuz?

Bazen genç şairler dosyalarını getiriyor bakmam için. Tabii ki bir otorite değilim; dosyalara iyi kötü biraz şiir okumuş, edebiyat çalışmış biri gözüyle yaklaşıyorum. Bazen çok sığ ve yavan metinler görüyorum. Sohbet edip nedenlerini anlamak isterken genelde ne tür şiirler okuduğunu, hangi şairleri beğendiğini sorarım. Çoğunlukla şöyle bir yanıtla karşılaşıyorum: “Ben başka şairleri okumuyorum, çünkü onlardan etkilenebilirim.” Yahu kasaptan, manavdan mı etkileneceksin? Tabii ki başka şairlerden etkileneceksin ama yazdıkça, o ustaların sesleri arasından sıyrılıp kendi sesini, üslubunu, dilini yaratacaksın. Ne yazık ki çok azını buna ikna edebiliyorum. Genç şairlerin bu “özgünlüğümü kaybederim” korkusu ya da saplantısı, aslında edebiyatta kendi yansıttıkları kimlikler ile henüz yüzleşmeye direndikleri o edebi derinlik arasındaki çatışmayı çok net gösteriyor. Başka şiir okumadan şiir yazan şairler, başka metinleri devirmeden öykü ya da roman kaleme alan yazarlar görüyorum ve onlara durmadan okumalarını öneriyorum. Okumadan yazamazsınız; bizden önce büyük ustaların hangi yollardan geçtiğini bilmeden yazdıklarınız yavan kalmaya mahkûmdur diyoruz dilimiz döndüğünce. Pek dinleyen olmasa da bazen sıkı okumalara yönlendirmeyi başardığımız insanlar oluyor. En büyük mutluluğumuz da bu zaten; küçük de olsa birilerinin edebiyat ve yazı serüveninde bir katkımızın, bir izimizin olması.

Türkiye’de yayıncılığın en büyük sorunları sizce nelerdir?

Eğer başım belaya girmeyecekse şu an ülkede ağır bir ekonomik buhran olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Bu buhran hayatın her alanında olduğu gibi yayıncılıkta da ağır bir şekilde etkisini gösteriyor. Şu rakamları verirsem gözünüzde bir manzara canlanabilir belki: Eskiden kitapları 500 veya 1000 adet basardık. Şimdi 100 adet basıyoruz. En kahramancası 250 adet basılan kitaplar oluyor. Maliyetler akıl almaz boyutlarda artmış. Matbaa giderleri, bandrol, kargo… Vergi giderlerini ve diğer kalemleri saymıyorum bile. Sıra zaten edebiyatın görünmez emeği olan editörlüğe, grafik- tasarım ve diğer işlerine gelmiyor bile. Alım gücü alabildiğine düşmüş insanlar için kitap artık öncelikler listesinin en diplerine düşmüş durumda.

Kitabın okura ulaşmasında dağıtım ağının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eskiden dağıtım firmaları hem yayınevlerinin hem de okurun eli kolu ayağı gibiydi. Ülkenin dört bir yanına kitapların ulaşmasında çok büyük rolleri vardı. Şimdi çok fazla dağıtım şirketi kalmadı. Büyük ve iddialı bir dağıtım firması bile piyasayla başa çıkamadı ve faaliyetlerine son verdi. Şu an ite kaka bu işi yapanların da nereye kadar dayanacağı meçhul. Çünkü fiziki kitapçıların ve sahafların çoğu kapandı, bu piyasa şartlarında ayakta durmak hiç de kolay değil. Artık devir tamamen değişti. İnternet bütün işlere yeni bir boyut kazandırdı. Online sahaf platformları var, neredeyse bütün e-ticaret platformlarının devasa kitap bölümleri var ve yayınevlerinin çoğu artık buralarda satış yaparak okura ulaşmaya çalışıyor. Ama madalyonun umut verici bir yüzü de var: Son yıllarda neredeyse her il ve ilçede düzenlenen kitap fuarları yayıncılık sektörüne taze bir soluk kazandırdı. Bu harika bir gelişme; çünkü hem okurun indirimli kitaba ulaşmasını sağlıyor hem de normalde kitapla çok bağı olmayan birçok insanın doğrudan yayıneviyle, yazarla ve kitapçıyla temas kurmasına, kitapları hayatına almasına vesile oluyor.

Editörlük süreci neden önemlidir? Bir editör, kitabın kaderini değiştirebilir mi?

Demirel gibi tek kelimeyle cevap vermem gerekiyorsa “evet” derim, iyi bir editör bir kitabın kaderini değiştirebilir. Ama eğer yazarın metninde bir cevher yoksa, sorun teknik ve gramerle ilgili değil de esasa ilişkinse en iyi editör bile bir şey yapamaz. Bazen yayımlanmış kitaplar okuyorum; birkaç editoryal dokunuşla metnin havası, dili, üslubu, okurla kurduğu bağ o kadar değişebilirdi ki! Fakat ne yazık ki artık editörlük çok kıymetli bir meslek olarak kabul edilmiyor. Bazen yazarlar metinlerini hiçbir değişiklik ve müdahale istemeden teslim ediyorlar. Ortada adeta facia var, ama olduğu gibi basılmasını istiyorlar. Bu yüzden yayımlamayı reddettiğimiz metinler oldu. Metni işlerken, yazarın kibrini aşıp eserin diplerindeki cevhere ulaşmaya çalışmak inanılmaz bir çaba. Yayıncılığın en zor taraflarından biri de bu aslında. Bazen istemeseniz de düşman kazanıyorsunuz, hakkınızda bin tane ön yargı köpürtülebiliyor. Bazen de teslim oluyorsunuz ve bir facianın ortağı hâline geliyorsunuz.

Son yıllarda en çok hangi tür kitaplara ilgi gözlemliyorsunuz? Bu ilginin kalıcı olduğunu düşünüyor musunuz?

Bir ara öykü çok revaçtaydı ama şimdi spiritüel, ezoterik ve psikolojik metinler daha çok ilgi görüyor. Kişisel gelişim endüstrisi zaten kendi kendine işleyen devasa bir çark kurmuş durumda. Fakat bu ilginin altında yatan temele bakmak lazım: İnsanlar kendi iç dünyalarının, yansıttıkları kimliklerin, direndikleri arzuların ve o derinlerdeki arketiplerin peşine düşmeye başladılar. Ortada ciddi bir anlam arayışı var. Bildiğimiz dünyaya ait her şey temelden değişiyor. Bunun insana yansımaları kaçınılmazdır. Cemal Süreya’nın dediği gibi acemisi olduğumuz bir yeni hayat bu.

Şiirin de hâlâ sadık bir okur kitlesi var; çünkü şiir sadece edebi bir tür/metin değil, insanın kendi içine yaptığı bir koşu, ruhsal bir yüzleşme alanı adeta. Dünyayla şiir üzerinden kurduğumuz ilişki bize her zaman tılsımlı kapılar aralar, serüvenli yollar açar.

Gençler ise özellikle dijital çağa gözlerini açtıkları için oyun dünyasına, çizgi romanlara, bilim kurgu ve fantastik edebiyata yöneliyorlar. Peki, bu ilgiler kalıcı mı? Geçici dalgalanmalar, dönemsel rüzgârlar hep oldu, olacaktır. Ben her zaman kalıcı olanın klasikler olduğuna inanıyorum; çünkü onlar insanlığın temel dertlerini, insan türünün pek de değişmeyen özünü işlerler. Bin yıl önce yazılmış olsa da, bin yıl sonra da dönüp bakılacak eserlerdir. İçinde bulunduğu durumu sorgulayan insan, eninde sonunda o sağlam örülmüş güçlü metinlere geri dönecektir.

Dijital yayıncılık, sesli kitaplar ve e-kitaplar basılı kitabın geleceğini nasıl etkiliyor? Sosyal medya, bir kitabın başarısında ne kadar belirleyici hâle geldi?

Dijital yayıncılık ve e-kitap önemli ve giderek yaygınlık kazanıyor ama daha uzunca bir süre matbu kitap kültür hayatımızdaki varlığını ve ağırlığını koruyacaktır. Belki yeni kuşaklar için dijital yayıncılık daha pratik veya cazip gelebilir; fakat en azından uzunca bir süre basılı kitap o dokunsal değeriyle, fiziki varlığıyla kıymetlimiz olmaya devam edecek. Sorunuzun sosyal medya kısmına gelirsek; orası artık işin vitrini ve vitrin tasarımı çok hayati bir mesele. İnsanlara ulaşmanın en önemli kanalı, sosyal medya platformları. Dijital dünyada doğru içerik stratejisini kurmanın, dikkat çekici, iyi kurgulanmış bir tanıtım zinciri yaratmanın veya kısa bir videonun kitleler üzerindeki etkisini yadsıyamayız. Bazen görünmez bir metin, doğru bir sosyal medya adımıyla bir anda binlerce kişinin ekranına düşüp kitabın kaderini değiştirebiliyor. Sosyal medya kesinlikle çok belirleyici, ama orada da ‘popüler bir akıma kapılmak’ ile ‘nitelikli okura ulaşmak’ arasındaki o ince dengeyi korumak pek kolay olmuyor. Sığlaştırcı bir yanı var sosyal medyanın, yüzeyselleştirici, sahicilikten uzaklaştırıcı. Ama işte hayatımız ortasında duruyor.

Sonuçta sesli kitaplar, internet yayıncılığı, e-kitaplar, edebiyat siteleri bizi besliyor. Her yeniliği bir felaket gibi gören, sürekli şikâyet eden insanlar gibi olmak iyi değil. Yenilik gelir, eskinin gücünü aşındırır, sonra daha da yenisi gelir; bunun ucu bucağı yok. Hazır yenilik demişken, siz sormadınız ama ben bir adım ötesine geçip cevap vereyim: Yapay zekâ. Şu an asıl büyük devrim orada yaşanıyor. Her devrim gibi onun da yıktığı, dağıttığı şeyler var; yaptığı, yarattığı, yücelttiği şeyler var. Bunlar ciddi ve ağır meseleler, nispeten de yeni konular. Her insan gibi biz de bu yeni gerçekliği anlamaya çalışıyoruz. Umarım bu devrim insanlığı daha iyi, daha derinlikli bir yere sürükler.

Bugüne kadar yayımladığınız kitaplar arasında sizi en çok gururlandıran çalışma hangisi ve neden?

Yayınevinin seyrine baktığımda, Tarık Günersel’in Merhaba Nietzsche’sini ve yine Tarık Günersel-Füsun Günersel çevirisiyle Malezyalı yazar Mawar Marzuki’nin Çıplak Sözler kitabını bastıktan sonra artık sadece yerel bir yayınevi olmadığımıza kanaat getirdik. Gerçi yerel yayıncı kimliğini aşma serüvenimiz Dr. Murat Kemaloğlu’nun Psikoterapide Yarım Asır,  Gülseli İnal’ın Ruhların Gardiyanı ve Mahmut Temizyürek’in Göçebe Buluşması kitaplarıyla başlamıştı, ama insanın buna tam anlamıyla inanması için birkaç eser daha yayımlaması gerekiyormuş.

Tabii hakkını teslim etmemiz gereken başka kıymetli eserler de var: İsmail Akar’ın Toplumsal Gelişim Süreçleri serisi akademik değeri son derece yüksek, müthiş bir çalışma. Türkiye’nin bugünkü şartlarında belki henüz hak ettiği ölçüde anlaşılamadı ama bazı kitapların sindirilmesi ve tedavüle girmesi zaman alır. Bir de müjde vereyim, 3. kitap da yolda. Hamdi Okur’un Mehmetler romanı da Türkiye tarihinin bir dönemini anlamak için çok sağlam bir eserdir, onun da vaktinin geleceğinden eminim. Akşama Yemek Yok, Yersen Öykü Var serisinin ismini andığımda bile içime bir ışık, bir neşe düşüyor; Ayşe Dilek Kangal hocamızın olağanüstü emeği, zekâsı ve yaratıcılığı sayesinde bir araya gelen kadınların çok özel bir üretimi. Yeraltı edebiyatında sıkı bir kalem olan Ali Sarı’nın 3 kitabını yayımladık. Tiyatro sanatçımız Altay Özbek’in şiirleri de Zuzu’dan çıktı, biliyorsunuz. Erkenden yitirdiğimiz Ecmel Tayfun Bozoğlu içimizde bir yaradı, onun Kakao Pastanesi listemizin en güzel yerinde duruyor. Zekiye yüksel, Musa Fırat, Yalçın Duman, Zekiye Kozak, Reşide Okudur, Hüdaverdi Doğanlı, Perihan Erk, Gönül Çakır, Nilüfer Gülerman, Molla Demirel, Cahit Çakçıl, Ziya Hakan Sönmez ve ismini buraya sığdıramadığım pek çok değerli yazarın yayıncısı olmak bize her açıdan gurur veriyor. Son dönemde yayımladığımız Leyla Cemile’nin öyküleri de gerçekten nefis birer edebiyat lezzeti sunuyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir