Nefret: Her Şey Yolunda mı?

La Haine, Türkiye gösteriminde “Protesto” adını alsa da tam çevirisiyle “Nefret” anlamına gelir. İsminin de işaret ettiği gibi filmden bahsederken toplum çöküşü, polis şiddeti, umutsuzluk ve politika gibi konulara değinmemiz gerekir.

Her insan hayatının bazı kısımlarında nefret duygusuyla baş başa kalır. Haliyle nefretin medyada gösteriminin insanlarda katharsis hissiyatı uyandırması olası bir durumdur. Katharsis (“duygusal arınma”; bastırılmış, birikmiş yoğun duyguların — öfke, korku, üzüntü vb. — dışa vurularak kişinin rahatlaması ve psikolojik olarak temizlenmesi süreci), motivasyon ne kadar belirginse o kadar güçlü olur.

Sinemadaki intikam konulu vigilante filmlerinin fazlalığı buna bir örnektir. Özdeşleşimin en uygun birleşeceği noktalardan birisi de o nefretin nereye ve nasıl yönlendirileceğine dair kafa karışıklığımız ve bunun sonucunda yaptıklarımızdır.

Filme dönelim: La Haine, Mathieu Kassovitz tarafından yazılan, ortak kurgulanan ve yönetilen 1995 yapımı bir Fransız filmidir. Film, başrol karakterlerimiz Vincent Cassel, Hubert Koundé ve Saïd Taghmaoui’nin Fransa’daki göçmen mahallesinde geçen hayatlarından bir gün ve bir geceyi konu alır.

Yapım, ideolojisi ve söylenen sözleri ile pek çok kez dile gelse de en çok iki sahne çekimiyle anımsanır: Kaydırmalı çekim (dolly shot) ve ayna efekti çekimi (body double, no mirror shot). İlki, Vinz karakterinin ayna karşısında çekilmiş sahnesidir. Her ne kadar ayna gibi görünse de aslında pencere ve dublör kullanılarak yapılmıştır.

Kaydırmalı çekim ise karakterler konuşurken odağın sırasıyla arka plan ve karakterler olacak şekilde değiştirildiği, Vertigo efekti yaratılan sahnede kullanılmıştır.

Film, konu olarak hibrit bir yapıya sahiptir; pek çok olguyu içinde barındırır. Drama haricinde suç, şehir romanı, sürrealist ve hiciv gibi türleri de kapsadığı görülür. Spesifik olarak ele aldığı gün, protesto yapılan bir gecenin sabahıdır.

Filmde, Abdel Ichaha adlı gencin polis tarafından ölesiye dövüldüğü ve yoğun bakımda olduğu haberinin duyulmasıyla olaylar başlar. Abdel’in arkadaşı olan üç genç, şehrin etrafında bir arkadaşlarının iyileşmesini umut ederek dolaşır. Bir gün içerisinde nefretlerini kısmen doğru, kısmen yanlış şekilde yansıtmaları gerçekçi bir bakışla ele alınır. Özetle protesto sebebine bakarak nefretin motivasyon kaynağını bulabiliriz.

La Haine’da iki güçlü karakter ve iki güçlü an olduğu söylenebilir. Saïd, sürekli barışçı rolünü oynar. Arkadaşları iki ayrı uç noktayı temsil ederken o, seyirci gibi aklı karışık ve ne yapacağını bilemez bir durumdadır. Yine de bu karmaşa, arabulucu olabilmesi için ona yardımcı olur. Kavga ettiklerinde Saïd ortamı toparlamaya çalışır.

Vinz ise aklın değil duyguların sembolüdür. Onu diğerlerinden farklı kılan şey, duyduğu vicdan ve kararsızlık, insanlığının kayıtsızlığına üstün gelmesidir.

Benzer bir hikâye mitolojide de karşımıza çıkar; Odysseus, maceraları sırasında Cyclops’u öldürmez; geliştirdiği acıma duygusu sebebiyle onun yaşamasına izin verir. Bu olayın ardından Athena ile aralarında bir kavga geçer. Athena, Odysseus’u aklın savaşçısı olamaması ile suçlar.

Yeri geldiğinde kayıtsız görünse bile mantıklı olanı yapması gerektiğine dair öğütler verir ve yolları ayrılır. Hikâyenin sonunda Odysseus, istemese bile mantıkla hareket eden bir karaktere dönüşür. Yaşadıkları ona aksinin mümkün olmadığını da kanıtlamıştır.

Saïd, bir günde dört arkadaşını da kaybeder ve yalnızlığa mahkûm olur; polis memuru ve Hubert birbirine ateş etmeden önce gözlerini sımsıkı kapar. Tıpkı toplumun sosyal çöküşlerde yaptığı gibi…

Film, düşen bir toplumun hikâyesidir; çöküş sürekli aynı kelimeler etrafında döner:

“Şimdilik her şey yolunda, şimdilik her şey yolunda. Önemli olan ne kadar yüksekten düştüğün değil, nasıl yere çarptığındır…”

Film boyunca sorular aklımızda dönüp durur:

“Hayatta kalmak için illa o tetiği çekmek mi gerekir?”

“Biz asla karşı taraftan o vicdanlı bakışları alamayacak mıyız?”

“Bütün bu şiddetin ve mutsuzluğun sebebi nedir?”

Bunları düşünürken belki de çok yakınımızda olan ve her gün gördüğümüz, görmezden geldiğimiz adaletsizliklerin yanından geçeriz ve kendimize o sözleri tekrarlarız:

“Şimdilik her şey yolunda, şimdilik her şey yolunda.”

Peki, düştüğünü kabul etmeyen bir toplum, nasıl yere çakılacağını seçebilir mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir