İlk tanıştığım şair, Metin Demirtaş’tı.
Antalya’da, lise iki yazında (1974), bir mimari büroda çalıştım. Büro dediğim, topu topu üç kişiden oluşuyordu: İstanbul Güzel Sanatlar Akademi’si mezunu, Antalya taşrasına göre hayli entelektüel ve bir o kadar da ayrıksı bir karakter olan mimar Orhan Alpar; ayrıksı olmak konusunda ondan aşağı kalmayan ama saygın bir öğretmen lideri olarak da bilinen, haylidir hayatını (bu büroda) mimari çizimler yaparak kazanan Arif Şavklı ve Siyasal’a girmeyi aklına koymuş, romantik- solcu- edebiyatsever bir liseli olan ben…
İkilinin gözü beni tutmuştu; gelecek sene üniversiteyi kazanamazsam üstüme düşmek üzere, elimi “rapido” kalemi ile çizmeye, şablonla yazmaya filan alıştırıyorlar; ozalitçi, kırtasiyeci, çaycı vs. avareliğinde vakit geçirmeme aldırmıyorlardı.
Kitap okuyarak, Arif ağabeyden tadına doyulmaz anılar, öyküler dinleyerek geçirdiğim o yaz mevsimini bende unutulmaz kılan nedenler arasında, bu büroda tanıdığım önemli insanlar da yer alır: Bunlardan, heykeltıraş Kuzgun Acar ve şair Metin Demirtaş hemen aklıma gelenler. Kuzgun Acar’ı, yeri gelirse, sonra anlatırım…
Metin Demirtaş; Arif Ağabey’in yakın arkadaşı, Orhan Alpar’ın ahbabı ve o sıralarda büronun da müşterisiydi. Bürodaki işiyle ilgili aklımda bir şey kalmamış olması normal. Onun işi de dahil olmak üzere, yağlı-şeffaf kâğıtlardaki plan eskizlerini, çini mürekkepli rapido kalemleriyle temize çekilmiş cephe ve detaylar üzerine uzun konuşmaları, eğer burnumu bir kitaba gömmemişsem uzaktan, dalgın bir kayıtsızlıkla ve çoğunlukla konuşmaların teknik içeriği dışında kalan kendimce ilginç bulduğum -ihtimal sanatsal! – ayrıntılara ilgi duyarak dinlerdim. Bir yıl sonra üniversiteyi kazanacağımdan, Siyasal’a gireceğimden, bir mimar kalfası olmayacağımdan hayli emindim.
Arif ve Metin ağabeylerin, benim “lojistik” ve “dekoratif” işlevler yüklenerek katıldığım iş dışı sohbetlerinin en ilgimi çekenleri; 12 Mart döneminden, ülkedeki ve şehirdeki güncel siyasetten, kuşak arkadaşlarından, edebiyattan söz ettikleri olurdu. Dekoratiftim; çünkü onlara, ikisinin de bildiği, muhtemelen birbirine daha önce anlatmış oldukları hikâyeleri yeniden anlatma şansı veriyordum; ne de olsa bir dinleyicileri vardı! Lojistik boyuta gelince… Mesai sonrası sohbetlerine eşlik eden şarapla tuzlu fıstığı büfeden ben getirir, çay-kahveyi iş hanının bodrum katındaki ocağa ben sipariş ederdim. Beni biraz daha ciddiye alıp, (Buna, yetmişlik Papazkarası’nı bitiremeyeceklerini anladıklarında da diyebilirsiniz!) şaraba ortak etmek istedikleri de olur; ama her defasında, aşırıya kaçan bir refleksle bunu reddederdim. Arif ağabeyin çok içiyor olmasını, başka her açıdan ona duyduğum sevgi ve saygıyı örseleyen bir duyguyla önemser, katı içki içmeme kararımla ileride bu açıdan onun gibi olmayacağımı güvence altına almış olurdum kendimce. (1976 yaz başında, Ankara’da Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, üniversite birinci sınıfı bitirme şerefine arkadaşlarla yediğimiz yemeğe kadar bu aşırı ihtiyatlılığı sürdürdüğümü belirtmeliyim.) Şaraba ortak olmasam da çoğunlukla sol-çocuksu bir sekterlik ve masumane bir fevrilikle bu sohbetlere daldığım çok olurdu. Hep müşfiktiler. Cümlelerimiz arasındaki sıklet farkına karşın, her ikisinin de gülümseyen, sevecen yüzleriyle bana karşılık verişlerini, eni konu açıklamalara girişmelerini, çok usturuplu öğütler verişlerini unutamam. Şiir yazdığımı da bilirler, özendirirlerdi. Dahası, eğitirlerdi. Neruda’nın, Eluard’ın seçme şiirlerini ve 60 Toplumcu Şairler Kuşağı şairlerini ilk o büroda okudum. Ama en önemlisi, ilk tanıdığım şairin, bana ilk imzalı kitabı o büroda armağan etmesiydi: Bu, Demirtaş’ın kitapta yer alan bir şiiri nedeniyle (Che Guevara) hapse de girdiği “Görüşme Yeri”ydi!
Beklediğim gibi ertesi yıl Siyasal’ı kazandım! Siyasete, edebiyata ilgim sürdü. Yazları Antalya’ya döndüğümde Arif Ağabeyle hep görüşürdük. Aynı sıklıkta olmasa da bir şeyler olur, Metin Ağabeyle de görüşürdük…
Unutmam, bir yaz, Ataol Behramoğlu gelmişti Antalya’ya. Semra Özdamar’la birlikteydiler. Metin Ağabey’in, konukların kaldığı TÖB-DER Plajı’na tanışma ve sohbet için çağırdığı, birkaç Antalyalı edebiyatsever arasında genç şiir heveslisi bir Siyasal öğrencisi (Mülkiye’li demezdik o zaman) olarak ben de vardım[1].
Metin Demirtaş’ın “Hazırol Kalbim” adlı (“Görüşme Yerini” de içeren) ikinci kitabı da çok geçmeden çıkmıştı (Cem Yayınları, 1977). Ankara Zafer Çarşısı’ndan aldığım kitabı, çarşı girişindeki kahveye oturup, güçlü bir imtiyaz duygusuyla baştan sona okuduğumu ve “Kavganın Uzağında” şiirinin son dizeleriyle militan ruhumun oldukça incindiğini bugün gibi hatırlarım:
“Çocukları…/Ayağının çiçekten prangaları…”
10 Temmuz 2011, Tuzla
[1] Behramoğlu’nun sözü edilen Antalya ziyaretinin izlerine “Ne Yağmurlar Ne Şiir” adlı şiir kitabında rastlanır.