“Yaratılmışların En Şereflisi” olarak telakki edilen insanoğlu ve yaratılmış her canlının hayat kaynağının “su” olduğunu hepimiz biliyoruz. Her nedense bize bahşedilen birçok güzelliği kendimiz hoyratça yok ettik ve yok etmeye de devam ediyoruz.
Dünya genelinde yaşanmakta olan ve adına İklim Krizi, Küresel Isınma, Su Kıtlığı, Kuraklık vb. denilen krizlerle ilgili birçok makale, sayısal veri, istatistiki bilgi, teori takip ediyoruz; okuyoruz, üzülüyoruz, umursuyoruz ya da umursamıyoruz… Sonra da çoğu zaman olup biteni kadere rıza göstererek izliyoruz.
Oysa mesele yalnızca “iklim değişti” cümlesiyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Mesele; varoluş nedenlerimizi, yaşadığımız coğrafyanın bize sunduğu imkânları, doğal dengeyi ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu ne ölçüde anlayabildiğimiz meselesidir.
Varoluş nedenlerimiz, var olduğumuz sürece hayatta kalabilme mücadelemiz, yaşamı sürdürme irademiz ve olması gereken tabii dengeyi analiz etmeksizin, adeta yokuş aşağı gidiyoruz, savruluyoruz.
Elbette ki yürütülen bilimsel çalışmaları, çaba gösteren bilim insanlarımızı, sivil toplum kuruluşlarının mücadelesini ve bireysel çığlıkları takdirle karşılıyor, onların yanında olduğumuzu özellikle ifade etmek istiyorum.
Ancak bu yazıda biraz daha farklı bir yere dikkat çekmek istiyorum. Bu defa meseleyi, yaşanmışlıklardan yola çıkarak, bir bölgenin hafızası üzerinden ve biraz da “biz bunu kendi elimizle nasıl yaptık?” sorusunu sorarak anlatmaya çalışacağım.

Bir Bölgenin Hafızası: Göller, Kar, Düdenler ve Bereket
Yıl 1970… Bizim Elmalı bölgemizde Karagöl ve Avlan Gölü olmak üzere iki gölümüz, iki hayat kaynağımız vardı.
Batı Akdeniz’in yerel dilde bir diğer adı boşuna “Göller Bölgesi” değildir. Bu coğrafya; gölleriyle, yeraltı su bağlantılarıyla, düdenleriyle, kar rejimiyle ve mevsim döngüsüyle kendi içinde yaşayan çok özel bir ekolojik sistemdi. Bölgede irili ufaklı çok sayıda göl bulunduğunu biliyoruz (birçok bilimsel çalışma verilerinde ve kaynaklarda bu bilgiler mevcuttur). Sayılar farklı verilse de gerçek değişmiyor: Bu coğrafyanın, adı üstünde Göller Bölgesinin karakteri Su’dur.
Eskiden Toprak Su İl Müdürlükleri vardı. Bu kurumların görevi, adı üstünde; toprağı ve suyu tanımak, analiz etmek, bölgenin hangi ürün için uygun olduğunu belirlemek, su kaynaklarını incelemek, toprağın ve iklimin dilini çözmekti. Ama o yıllarda çoğu insan için bunlar pek dikkat çekici işler değildi. Nasıl olsa su boldu. Nasıl olsa toprak vardı. Nasıl olsa atadan, dededen görülen usuller devam ederdi.
Toprak Su İl Müdürlüğünde çalışan ziraat mühendisi bir abimizle (rahmetli) bu su meselesini sık sık konuşurdum. Bana bir gün şöyle demişti:
“Mehmetçiğim, Batı Akdeniz Havzasında bulunan bu göllerin birçoğu jeolojik olarak tabandan birbirine bağlıdır, birbirlerini beslerler. Cenab-ı Allah böyle bir yapı oluşturmuş. Mesela Elmalı Karagöl’ün etrafında da düdenler vardır. Gölde biriken fazla su buradan kendi kendini tahliye eder. Yaratan bunu da düşünmüş…”

Bu cümle, bugün hâlâ kulaklarımda çınlar. Çünkü o sözün içinde sadece bir mühendislik tespiti değil, yaratılışın kendi dengesi vardı.
Hatta 1960’lı yıllarda ilkokula giderken, yüksekliği 70-80 santimetreyi bulan karın arasında büyüklerimizin açtığı dar yürüyüş yolundan okulumuza giderdik. Kar, soğuk, su, toprak… Bunların hepsi bu coğrafyanın tabii parçasıydı.
Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki; o günkü doğa düzeni yalnızca bir iklim meselesi değil, aynı zamanda su hafızası meselesiydi.
Ayağımıza Kurşunu Sıktığımız Yıllar (*)
1970’li yılların başına geldiğimizde, tabiri caizse ayağımıza kurşunu sıktık.
O yıllarda babam Elmalı Akçay Belediye Başkanı, eşimin dedesi de Demre Belediye Başkanı’ydı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel zaman zaman Elmalı’ya ve Batı ilçelerine gelirdi. Bölge milletvekilleri ve yerel yöneticiler de her gelişinde Karagöl ve Avlan Gölü’nün sularının taştığı zaman bölgedeki arazilere zarar verdiğinden bahisle, konunun devletçe çözümü için talepte bulunurlardı:
“Efendim, arazilerimizi su basıyor, ürün alamıyoruz, zarar ediyoruz…”
Feryat figan…
Rahmetli Demirel’in bu işe sıcak bakmadığı, hatta kendi üslubuyla karşı çıktığı da anlatılırdı. Hatta bir gün Elmalı ziyaretinde konu tekrar gündeme getirildiğinde, rahmetli Demirel’in kendine has üslubuyla; “Beyler, ben su mühendisiyim, ben bu suyu bir dakikada içerim… Ama bu suyu, daha sonra çok ararsınız… Yapmayın…” der.
Ancak ısrarlar karşısında, yanında bulunan zamanın Devlet Su İşleri Genel Müdürüne (Elinin tersiyle de biraz öfkeli bir şekilde işaret ederek) verdiği talimatla, Karagöl ve Avlan Gölü’nün kurutulmasının ilk adımı atılmış oluyordu. Yani, bugünkü Avlan Gölü’nün güney köşesinden açılan ve Aykırtça’ya doğru yer altından yaklaşık 6.5 km’lik tahliye tünelinin açılışının ilk talimatıydı bu hareket…
Açılan bu yer altı tahliye tüneliyle Karagöl ve Avlan Gölü’nün suları aylarca Finike sahiline doğru deşarj edildi ve kötünün başlangıcına adım atılmıştı artık.

O günlerde toplumda bugünkü anlamda bir çevre bilinci yoktu. “Göller bataklık olarak değerlendiriliyor, kurutulmasıyla, yeni tarım arazilerinin kazanımın getireceği ucuz menfaatler konuşuluyordu, çevresindeki araziler de güya çok değerlenecekti, kaliteli ürünler yetiştirilecekti… vs.” yani böylesine garabet bir anlayış ve yaklaşım bölgenin kalbine hançer gibi saplanmıştı. Resmen intihardı.
Nitekim doğa, kendisine yapılan müdahaleyi asla unutmayacaktı.
Kuraklık Sonradan Gelmedi; Biz Onu Davet Ettik
Sonra ne oldu biliyor musunuz? 1986 yılına gelindiğinde, devamındaki 4 yıllık süreçte bölgemiz, hafızalara kazınan ağır bir kuraklıkla yüzleşti.
Kuraklıktan dolayı, bölgede binlerce dönüm elma bahçesi söküldü. İnsanlar Tarım Kredi Kooperatiflerine olan borçlarını ödeyemediği için icra takipleri başladı. Hatta yetmez… Çiftçiler borcunu ödeyemediği için cezaevine kadar uzanan trajediler yaşanmaya başlandı.
İnsanlar bu durumu kaderin bir cilvesi, takdir-i ilahi olarak değerlendiriyordu. “Eee, yağmurlar azaldı, kar yağmıyor artık…” gibi basit söylemlerle kendilerini teselli ediyordu.
Aslında gerçek farklıydı. Tabiatın doğal dengesi insanoğlunun kendi eliyle bozulmuştu… ve doğa bizi cezalandırıyordu. Yani, toprağın su tutma kapasitesi ve özelliği kaybolmaya başlamış, yeraltı-su dengeleri zayıflamıştı. Mikroklimanın değişmesi, üretim deseninin sarsılması ve nihayetinde bir bölgenin ekonomik ve sosyal çöküşe doğru sürüklenmesi hadisesi ile karşı karşıya kalınmıştı.
Eş zamanlı olarak; Elmalı bölgesinde bulunan yerel siyasetçiler ve toplum önderleri Ankara’yı tozlu yol etmişti. Nihayet Antalya Milletvekillerinin de gayretiyle, dönemin başbakanının talimatı ile çiftçi borçlarına ilişkin yasal bir düzenleme yapıldı. Mağduriyet yaşayan çiftçiler çıkan yasayla borçlarını ödeyerek, bir nebze olsun nefes alabilmişlerdi. Kendi dertlerinden kuraklığı falan unutmuşlardı.
Bu tablo, yalnızca bir tarımsal başarısızlık değil, su yönetimi hatasının toplum üzerindeki ağır faturasıydı.
Acı olan neydi biliyor musunuz? Zaman zaman Avlan Gölü’nde zeminde biriken su, muhafaza edilmesi, birikimin devam ettirilmesi, gölün canlandırılması yönünde çaba sarf edilmesi gerekir iken, maalesef açılan tünelden o biriken su tahliye ediliyordu. Daha fazla yorum yapmak istemiyorum.
Ama asıl soru şu olmalı: “Bunca yaşananların ardından, konuya duyarlı insanların ne yapabileceği, nasıl bir strateji oluşturulabileceği, mevcut yüzey suyunun korunarak, yetmez (gerekli teknik altyapı yatırımlarıyla) artırılarak, su döngüsünün sağlanması konusunda neler yapabiliriz?”i tartışmalı, kafa yormalı ve yeni öneriler ve hedeflerle daha akılcı bir yol izleyebilmeliyiz.
İşte o noktadan hareketle görev ve sorumluluklarımız çerçevesinde düşünmeye, araştırmaya ve kafa yormaya başladık…
Bir Göl Kurursa Sadece Su Gitmez
İlk olarak; aslen Elmalı Tavullar Köyü’nden olan Antalya Milletvekili rahmetli Cengiz Dağyar’ın çabalarıyla, bugün Gömbe’nin güneyinde yer alan ve Uçarsu’nun beslediği Çayboğazı Sulama Göletinin inşasına başlanıldı. Bugün bölgenin su ihtiyacı bu mütevazi gölet ile karşılanmaktadır (**).
Netice itibarıyla, Avlan Gölü’nün yeniden su tutması yönündeki yerel çabalar, cılız da olsa umut vericidir. Fakat burada çok önemli bir engel hâlâ ortadadır (***).
Geçmişte açılan yer altı tahliye sistemi/tünel yapısı hâlâ bölgenin su rejimi üzerinde belirleyici bir dezavantaj oluşturmaktadır. Göl zemininde biriken suyun bilhassa yaz aylarında yoğunlukla tahliye edilmesi, ekosistemin doğal toparlanma sürecini zayıflatmaktadır.
l Göllerimiz kuruduğunda yalnızca suyu kaybetmedik:
l Dünyanın en seçkin sedir ormanları kurumaya başladı,
l Göçmen kuşların göç yolu ve üreme alanları kayboldu,
l Ekolojik denge bozuldu,
l Yağmur ve kar yağışı en alt seviyelere indi (Buharlaşan bir yüzey suyu olmadığı için su döngüsü de mümkün olmamaktadır),
l Tarım kalitesi düştü,
l Su stresi üreticiyi yanlış ürün desenlerine zorlamaya başladı,
l Küçük çiftçi toprağını terk etti, köyden kente göç başladı, üreten değil, tüketen bir toplum yapısı oluşmaya başladı.
Bugün Batı Akdeniz’de ve özellikle Göller Havzası çevresinde yaşadığımız mesele tam da budur. Bu yılki yağmur ve kar yağışına bağlı olarak ilk kez su kaynaklarımız kendisini göstermeye başladı, inşallah bu durum devam eder.
Ancak bilimsel yaklaşımlarla suyumuzu koruyabilmek, bilinçli su tüketimini sağlayıcı yasal tedbirleri kalıcı ve sürdürülebilir olarak devam ettirebilmek toplum genelinde su tasarrufunun yaygınlaşmasını sağlayabilmek, devletin alacağı yasal tedbirler başta olmak üzere, fiziki ve teknik tedbirler ve yatırımlarla kötüye gidişi, kendi elimizde iyiye, doğruya ve güzele yönlendirebiliriz. Bu mümkündür.
(*) O yıllarda Demre Belediye Başkanı olan rahmetli Baki Şahin, rahmetli Demirel ile sürekli görüşürler ve Antalya’ya Batı İlçelerine her gelişinde refakat edenler arasındaydı. Zaman zaman hatırlarını anlatırken bu Avlan Gölü ile Karagöl’ün kurutulması hikayesinden de bahsetti. Aynı hikayeyi babamın da arkadaşı olan Ispartalı rahmetli (Göl sularının tahliye tünelinde görevli DSİ Teknik Personeli) Ali Berber’den de zaman zaman dinlediğimiz olmuştur.
(**) Bildiğimiz kadarıyla zemindeki su kaçağı tam olarak giderilebilir ve tam kapasiteyle hizmet verebilirse, bölgenin su ihtiyacı ciddi manada karşılanmış olacaktır.
(***) Yazımızı hazırladığımız günlerde, Avlan Gölünde hatırı sayılır su birikimi oluştu, Karagöl’ün de daha önceki eski alanda zeminde su tutmaya başladı. Bu durum ziyadesiyle bizleri ve bölge halkını çok mutlu etti. Ancak, göl yataklarında arazisi bulunan ve su altında kalan bir grup çiftçi, Elmalı Belediyesi’ne başvurarak zeminde biriken suyun tahliyesini ve arazilerinin kurtarılmasını talep ediyorlar.
Arazi sahipleri tabi ki haklıdır. Ancak, yetkili mercilerce harekete geçilir ve gerekli yasal düzenlemeler yapılırsa, Karagöl yeniden hayata döndürülebilir. Çünkü meseleyi kişisel değil, bölgenin probleminin çözümüne yönelik olarak düşünmek ve değerlendirmek gerekir.
Not: Yazımızın ikinci bölümünde sayısal veriler, alınması gereken tedbirler ve önerilerimizi sunacağız.