New York Devlet Üniversitesi’nin yerleşkelerinden biri de Binghamton’da. Ormanlar arasında, insana “tatlı huzurlar” sunan bir üniversite. Ya da bana acı düşünceler içiren. Sonbaharda, ağaç yapraklarının insanın başını döndüren renk kıpırtıları üzerine ipince yağmur yağıyor. İki yüze yakın akademisyen Eski Yunan ve Ortaçağ felsefesi üzerine tartışıyor. Afrika’dan, Asya’dan, Amerika’dan gelmişler. Konusunda ün yapmış, başarılı, deneyimli olanlarının yanında, doktorasını yeni bitirmiş ya da bitirmekte olan “çakı gibi” gençler de var. Düşünen, düşünmeye çalışan insanlarla birlikte olabilmenin coşkusu yüreğimi yakıyor.
Ben Türk kültüründeki “garip” kavramı üstüne konuşacağım. Kanada’da ders veren bir hoca, konuşmamın başlığını görünce soruyor: “Hangi anlamıyla garip? Dünyevi mi yoksa tasavvufi mi?” “Dünyevi” diyorum. Tasavvuftan beslenen bir dünya garipliği.
Düşünüyorum: Ne anlatabilirim dünyaya, bizdeki gariplik hakkında? Üstelik garipliği yeterince çalışmamışım. Yeter mi ömrüm? Şimdilik, gariplik için aklımdan geçenler şunlar:
Garip, kültürümüzden bir “tip” (Max Weber anlamında, belki!). Özelliklerini, dilimizdeki kullanışından yakalama olanağı var. Wittgenstein anlamında değişik “dil oyunlarını’’’ gözden geçirebiliriz. Folklordan, edebiyat metinlerinden, İslam düşünürlerinden öğreneceğimiz çok şey var. Burada ayrıntılı bir çalışmaya girişmeyeceğim. Amacım, kalın çizgileriyle kültürümüzdeki garibi çizmek. Bu çizgiler arasından dünyadaki durumumuz hakkında yorumda bulunmak.
Unutmuşuz garipliğimizi. Yüzyıllar ötesine giden bu temel, bu çekirdek özellik, 1970’lerde Orhan Gencabay’ın sesinden “Hor Görme Garibi Onun da Allah’ı Var” olmuş. Garip, garipliğini yitirmiş. Köksüz, sığ, durmadan yakınan, fırsatını bulur bulmaz sınıf atlamaya hazır, dönülecek köşeleri dönmeye istekli, sırılsıklam dünya vatandaşı, kapitalist düzenin kendini bilmez oyuncağı olmuş. Düzen, garipliğimizi almış: Yaşamak için düzene uymaya, düzenin yakalayabildiğimiz olanaklarını sonuna kadar sömürmeye, düzen içinde palazlanmaya çalışmışız. Düzen, başımızı döndürmüş, dünyanın pılı pırtısı büyülemiş bizi, zulmü ancak bize yapılınca anlamış; dışımızda, bize rahatsızlık vereceğini düşünmediğimiz haksızlıklara gözümüzü kapamışız. Gözümüz, insan olmanın zorlu yollarına, içimizde yürünmesi gerekli derinliklere kapalı kalmış.
Şimdi, batılının “üçüncü dünya” ülkeleri dediği ülkeler arasında sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Avrupalı olmaya can atıyoruz. Ekonomik yoksulluktan kurtulmaya, çevremizi saran siyasal ve askeri tehditlerle baş etmeye çabalıyoruz. Bu arada birbirimizi yemeyi de unutmuyoruz.
Görünüşte hem ekonomik hem siyasal açıdan garibiz. Yalnız ve yoksul. Oysa garip değiliz: Bir an önce, zenginleşip, dünyada sözü dinlenir bir ülke olmak istiyoruz. Garip görünüşümüz bize utanç veriyor; dünyada, özendiğimiz ülkelerin “uygarlık düzeyine” erişmeyi umuyoruz. “Garipliğimizi yitirirsek, “kurtulacağımızı” sanıyoruz. Teşhis yanlış: Garip değiliz. İşte savım da buradan geliyor: Hatırlamamız gereken garipliğimiz var, kökü çok eskilere giden. Ahmet Yesevi’de, Yunus’ta ışıldayan. Garip gönlümüzde.
‘Garip unutkanlığı’ dediğim bu unutkanlık, bizi, kendimizi arayışımızda “kötü anlamıyla garip bırakıyor. Şaşkın. Köksüz Sığ. Taklitçi Düzen budalası. Garip unutkanlığı bizi maneviyatsız bırakıyor. Ülkemizde kendine “dindar” diyen birçok insanın, fırsatçı, uyanık, “basmakalıp mühendis kafalı”, “pozitif” oluşu bundandır. Muhammed Peygamber’in “dininizi bir garip gibi yaşayın” sözünü çoktan unutmuşlar; saldırgan, yaptıkları her şeyi rasyonelleştirmeye, kitabına uydurmaya çabalayan ikiyüzlü kurnaz insanlar, öbür dünyayı garanti etmek adına, kültürümüzün manevi boyutunu sürekli örselemektedirler. “Çağdaşlarımız, garipliği aşılması gerekli bir geri kalmışlık olarak anlamaya eğilimliler! Sanat ve edebiyatta, kitaplarını batı dillerine çevirtmekten mutluluk duyanların elinde gariplik, “Esrarengiz Doğu” görünümüyle, “Turkish Lokum, Sish Kebap, Raki”ya dönmüş. İşte bu kafadaki adamlar Mevlâna ve Yunus’u, turistik amaçla pazarlamaya çalışıyorlar. Tasavvufu, olanca inceliği ve derinliğiyle yaşayan cânlar, bilge sessizlikleri içinde susuyorlar. Garipliğin gariplere ihtiyacı var. Garipler, nicedir Vakko’dan giyinip, lüks arabalara biniyorlar.
Peki nedir gariplik? En azından dört şeydir: Gurbette olma, yoksulluk, duygululuk, tuhaflık! Sözcükler yetmiyor, biraz daha açayım: Garip “orada olan”dır. (Heidegger’ce: Da-sein!) Nerede? “Burada” değil! Alışılmış çirkef dünyanın, vıdı vıdıcı “herif ve “karı’ların (Heidegger’ce: Das man) dünyasında değil. Novalis, felsefe, bir yurt özlemidir (Heimweh), her yerde yurdunu, yuvasını aramaktır, diyordu. Garibin yuvası var mıdır? “Garip kuşun yuvasını Allah yapar” denmiştir. Novalis anlamında, felsefecilerin yuvası henüz yapılmamıştır. Tanrı, felsefecilerin yuvasını yapmak (onlara ceza vermek!) için, yuvalarını yapmamış olabilir. Felsefe nicedir gariplerin elinden alınıp, semiz memurlara verilmiştir. Bu dünyaya oturup da kalkamamışlar, yiyip içip, kavram cambazlıkları yapmakta, felsefeyi “ileri” götürmeye çabalamaktalar. (Ben de aralarındayım!)
Bu “orada”lık duygusu (Buna kök duygu diyelim, belki Almanca’da ‘Urgefühl’ denebilir!) dünyanın “bura”sını, “şimdisini görmeye yardımcı olabilir. Eski Yunanlı, “Theoria” ile biraz bunu anlatmak istiyordu. Garip “el”dir, yabancıdır. İflah olmaz bir uyumsuzdur. Haddini bilen bir asidir. Ucuz teorilerle, bayağı sloganlarla, moda düşünce akımları ile başı dönmez. Arayıcıdır. Belasını da. Konuktur, bu dünyada. Gidici olduğunu bilir. Gider. Konaklar. Yerleşmez. ‘Post-modern’lerin ‘nomad’ından göçebesinden değildir. Garip post-modern değildir. Garip bir “tip”dir, demiştim; şimdi kuşku duyuyorum: Garip tipleştirilmeye karşıdır. Bir paradokstur o, sevilen bir deyimle, çelişkidir: Dört köşeli üçgendir. (Böylelikle, Oklid Geometrisinden ve modernliğin “demir kafesinden” kurtulur.)
Gurbet “garip” sözcüğüyle çağrışım yapıyor, dilimizde. Garip, gaipte olan da değildir. Gaipte olanlar hiçbir zaman garibimize gitmiyor. Hemen satın alıyoruz onları. “Gaipte pişer, bize ne düşer” denmiştir.
Gariban, şaşkın değildir. Garipler, sürekli dönüşümler yaşayan yolculardır. Acılı deneyimlerinden öğrenmişlerdir. Garip, öğrenebilen, tecrübeye, yaşantılara açık biridir. Değişmekten korkmaz. Değişim, onu garipliğin dışına, “buraya”, uyanıklar dünyasına itse de. Garip ‘entel’ değildir. İçindeki kök duygu, onu, entelektüellerin bozulmuş dünyalarından alıkoyar. Yazık ki enteller, benim burada yaptığım gibi, garipliği “pazarlamaya” kalkışabiliyorlar.
Garip: Yoksuldur. Hani Yunus’un öldüğünde soğuk suyla yıkanan insanı gibi. Toplumsal sınıfı belirsizdir. Batılı onun kıyıda, bir ‘marjinal’ olduğunu düşünebilir. Marjinal, öğrenilmiş kavramlar dünyasında, kendi iç dünyasına inanmadan, salt entelektüellik ya da sözde ideolojik ya da anarşi düzeyinde kalıyorsa, gariplikten yoksundur.
Garip, toplum içinde, kendine biçilen giysiyi giymekte zorlanır. İktidarla ilgisi bu açıdan ilginçtir. Belki iktidarların en fazla çekinmesi gerekli insanlardandır. Dünya öküzün boynuzları üzerinde değil, gariplerin omuzları üzerinde durmaktadır. Sokrates garip, Herakleitos garip, Newton, Einstein, Marx garipti.
Garip, özerk bir iç aleme sahiptir. Duyguludur. Orhan Veli, İstanbul’un ortasına sinemayı kondurduktan sonra, “garipliğim, yoksulluğum, söylemeyin anama!” demiştir. Analar, çocukların garipliğini istemezler. Yuva yapan dişi kuşlardır. Yine çocuklarından bazıları garipleşir, hüznü yaşar; “tarifsiz kederler” içinde algılar dünyayı. Çünkü, duyguları “buranın” dünyasıyla evcilleştirilmemiş, tüketim sarhoşluğu ile “anesteziye” uğratılmamıştır. Duygulu ve duyarlıdır. Yaşantılara önem verişi ona dünyayı olanca genişliği ile açar. Duyumlardan, duygulardan gelen gerçeklik oklarına bağrını yiğitçe açar. Yaralanır. İncinir. Ama, kaçmaz, kin tutmaz. Duygularını saklayıp, bastırmaya kalkışmaz. Onları içten içe yaşayarak, tüketmeye çalışır. Küllerinin altındaki ateş hep canlıdır.
Garip, tuhaftır! Uzakta, yoksul, duygulu bu insan, tuhaftır. Tuhaflık, sosyolojik, sosyo-psikolojik özellik değildir. Ontolojiktir. Dünyaya karşı takındığı “tavır”da yatar bu gariplik. “Tavır” sözü psikolojik çağrışımlar taşıyor, buna, bizim kültürümüzden bir deyimle “hâl” diyebiliriz.
Dünyaya yönelişinde, iş dünyası ile “dış” gerçeklik arasında kurduğu ilişki ile gariptir. Kısaca; içinde, dışında, iç-dış ilişkisinde gariptir. Gariplik, bu anlamıyla egzistansiyalist filozofların “Angst’ı, “nausée”si gibi, insanın dünyayla olan bağında, dünyaya karşı ayakları üzerinde dinelişinde taşıdığı bir özelliktir. (Heidegger, buna kimi yazılarında “Stimmung” diyordu!) Dünyayı, garipliği ile algılar, yaşar. Garipliği ile gülümser, haykırır. Nietzche’nin sesi garibin sesidir, onu faşist yapan Batıdır, bir kısım Batı. Dilin şişesinde çığlıklar atan Wittgenstein, zamanın ne içinde ne dışında olabilen Ahmet Hamdi Tanpınar gariptiler. (Derrida’nın hınzırlığındaki garipliği erbabı bilebilir!) Levinas, garipliğini Musa Peygamber’in “neredesin?” sesinde duymuştu. Kemallettin Kamu, gurbeti içinde taşıyordu. “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.” Garip odur işte: Garipliği, varlıkla kurduğu derin ilişkinden, garip hâlinden, gariplik kök duygusundan gelir.
Garip, öteki insana bu yoksulluğu, bu çaresizliği ile yanaşır. Öteki, eğer Amerikalı bir ruh hekimi ise onu tedavi etmeye kalkar! Bir ekonomist ise, ona parasını nereye yatıracağını söyler. Siyasal bilimciler, onun belli bir sosyo-ekonomik yapının ürünü olduğunu sanırlar. Çağdaş insan garipliğinden tiksiniyor. Oysa çağımız gariplere muhtaçtır. Devrimi onlar yapacaklar. Che bir garipti! Yeter ki, garip üstüne düşünüp, onu ciddiye almayı öğrenelim. Modern ve post-modern insanın kof böbürlenmelerine, garip sabırla gülümsemektedir.
Bu düşüncelerimi söyleyemiyorum, toplantıda. Konuşmamı yapacağım sınıfa, oturum başkanı olan arkadaşımla giriyoruz. Kimseler yok. Bekliyoruz, kimseler yok. Garip üstüne düşüncelerim, içimdeki gariplikte yankılanıp susuyor. Arkadaşımla boş sınıfın elektriklerini söndürüp çıkıyoruz. İçimdeki ses, odadaki karanlığa garipliği anlatıyor.