Gizli imgelerle dolu bir labirent. Şu inanılmaz, dokunulabilir dokuya bakın: Sanki zamanın kumlarında kaybolmuş kadim bir yapı, kâğıt üzerindeki basit bir çizim değil.
Dün, Türk sanatçı Ahmet Çapar’ın sergisine gitme şansım oldu. Sergi, Antalya’nın tam kalbinde yer alan Himmet ÖCAL Khan Sanat Galerisi’nde düzenleniyordu.
Burası gerçekten büyüleyici bir mekân.
Serginin adı olan “Zaman Çölünün Kıyısında”, içeride ziyaretçiyi neyin beklediğini kusursuz biçimde hissettiriyor. Bunlar sadece sanat eserleri değil, adeta başlı başına evrenler. İçlerinde yaşayan varlıklar, sırlarını zamanın sonsuz kumlarında saklıyor gibiler.
Bu resimlere bir labirente girer gibi dalıyorsunuz: Saatlerce bakılabilir, aynı imgelere tekrar tekrar dönülüp her seferinde yeni gizli anlamlar keşfedilebilir. Şahsen bu estetik; güneşte solmuş, okra tonları ve çölde bulunmuş bir antik eser hissiyle bana Simyacı kitabı için Vladislav Yerko’nun ünlü illüstrasyonlarını hatırlattı.
Tam da o atmosfer: Vladislav Yerko’nun Simyacı için yaptığı çizimler. Ahmet Çapar’ın eserlerine bakarken hemen o imgeleri hatırladım; aynı sembol yoğunluğu ve sonsuz arayış ruhu. Aynı yolculuk duygusu, aynı yoğun sembolizm ve karşınızda sadece bir çizim değil, eski bir bilgenin günlüğünden kopmuş bir sayfa varmış hissi.
Teknik de oldukça ilginç. Görsel olarak monotipi andırıyor, fakat malzemenin fiziksel etkisi şaşırtıcı. Doku öylesine yoğun ve elle tutulur ki imgeler yüzeyin üstünde duruyormuş gibi görünüyor. Garip bir his doğuyor: Sanki biraz rüzgâr esse, kum taneleri, dallar ve çağların tozu uçup gidecek.
Zaman katmanlarının içinden beliren rakamlar ve işaretler… Buradaki her detay, şifrelenmiş bir mesajın parçası gibi görünüyor.
Malzemenin karakterine bakılırsa bunun bitüm tekniği olduğu anlaşılıyor. Daha önce Andrey Ten’in eserlerinde bu tekniği görmüştüm, ancak burada uygulama tamamen farklı. Bitüm tonlarında sessizliğin müziği.
“Arka” galerisinden Andrey Ten’in bir eseri, aynı malzemenin farklı ustaların elinde ne kadar çeşitli sonuçlar verebildiğini gösteriyor. Aynı malzemenin farklı sanatçıların elinde ne kadar farklı “konuşabildiği” şaşırtıcı: Grafik hafiflikten böylesine yoğun, “arkaik” bir doluluğa kadar.
Elbette hemen kullanılan malzemeyi sordum. Gerçek bitüm verniğiyle çalışmanın, toksik oluşu ve keskin kokusu nedeniyle büyük dikkat ve özel koşullar gerektirdiği ortaya çıktı. Bu da beni, aynı derinliği, katmanlılığı ve “arkaik” dokuyu verebilecek ama ev ortamında güvenli kullanılabilecek alternatifler üzerine düşündürdü.
Yapay zekânın önerdiği en ilginç seçeneklerden biri, çok katmanlı akrilik çalışmasıydı. Bitüm etkisi yaratmak için şunlar kullanılabilir:
Akrilik mediumlar ve yapısal pastalar: Tuval üzerine serpilmiş gibi görünen hacim ve kabartıyı oluşturabilir.
Lazür uygulamaları: Çok inceltilmiş koyu tonların (umbra, siena) doku üzerine kat kat sürülmesi. Bu, eski ustalardaki gibi kahverengi derinlik ve yaşlanmış yüzey etkisi verir.
Kuruma geciktiriciler: Leke üzerinde daha uzun süre çalışmayı sağlar, vernik ya da mürekkebin akışkan yoğunluğunu taklit eder.
Bu yaklaşım, atölyede ya da evde konfordan ödün vermeden sanatsal samimiyeti ve imgesel karmaşıklığı korumaya imkân tanır.
Tam da burada, bu dokulu dünyaların ve şifreli işaretlerin arasında Paulo Coelho’nun şu sözü aklıma geldi:
“Bu gezegende büyük bir gerçek vardır: Kim olduğun ve ne yaptığın önemli değildir; bir şeyi gerçekten yürekten istersen ona ulaşırsın. Çünkü bu arzu Evrenin ruhunda doğmuştur. İşte bu, dünyadaki kaderindir.”
Sergi, uzun süre etkisi kalan bir tat bırakıyor ve insana sadece bakmak değil, bu donmuş anları çözmek ve Simyacı’yı yeniden okumak isteği veriyor.