1993 yılında Antalya Müzesi’ne Abidin Dino ve Güzin Dino ile ziyaret

Abidin Dino, Türkiye’de bildiğimiz son sergilerinden birisini Alanya, Kızılkule’de açtığı 1993 yılının sıcak haziranında Antalya Arkeoloji Müzesi’ni de eşi Güzin Dino’yla ziyaret etmiş; hayatının son Yaz’ında ‘O An’ların fotoğraf karelerinden ve kendi anlatımıyla çok kıymetli anekdotlar bırakmıştır. (2) Abidin Dino, kendi deyimiyle “iç ve dış depremlerin kâğıda döküldüğü bir sismograf gibi işlev gören çizgi”si ile Antsanat’ın bu sayısında konuğumuz olacak.

Bir Abidin Dino Nasıl Yetişir? Nasıl “Çizginin Şairi” Olur?

Dünyaca tanınmış üstün yetenekli sanatçı ve bilim insanlarında sıkça karşılaştığımız; eğitimini yarıda bırakma durumu Abidin Dino için de yaşanmış; 1925 yılında öğrenim gördüğü Robert Koleji’nden ayrılarak ağabeyi şair Arif Dino’nun yönlendirmesiyle karikatüre yönelmiştir.

1930’lu yılların başında henüz 18 yaşındayken Babıali’de Yarın Gazetesinde ilk karikatürlerini ve aynı dönemde Artist Dergisinde ilk yazılarını okurlarıyla buluşturmuştur. Kendi deyimiyle yaş kavramı olmayan, genç ve yaşlı kuşağı ayrı görmeyen Dino, Türkiye’de karikatürün özel bir birleştirici gücü olduğunu vurgulamıştır. Bu sayede Babıali’deki ilk yıllarında Neyzen Tevfik’le, Peyami Safa’yla, Cemal Nadir’le, komşusu Mevlevi hattat Nuri Hoca’yla arkadaş olabilmiştir. Türk karikatürünün Cemil Cem’den sonra gelen ismi ve aynı zamanda yakın akrabası olan Sedat Nuri’yle de çok yakındır. Böylelikle Abidin Dino, Cumhuriyetin henüz ilk on yılı içerisinde oldukça aşama kaydeden sanat ve edebiyat dünyasının tam da merkezine adeta hızlı bir giriş yapmıştır. Sanatın gelişmesini ve tüm kesimlere yayılmasını sağlamak için ressamlar Elif Naci, Nurullah Berk, Zeki Faik İzler, Cemal Tollu ve Zühtü Müridoğlu ile 1933’te “D Grubu” sanat topluluğunu kurmuştur.

Çok yönlülüğünün bir diğer göstergesi olarak sinemaya da ilgi duyan Abidin Dino, 1934 yılında Atatürk’ün isteği ve Yutkeviç’in daveti üzerine sinema eğitimi almak üzere Sovyetler Birliği’ne gitmiş ve Gertrude Stein, Tristan Tzara, Sergey Eisenstein, Andre Malraux ve Pablo Picasso gibi dönemin önde gelen sanatçılarıyla da tanışma fırsatını bulmuştur. Burada Eisenstein ve Yutkeviç gibi usta yönetmenlerin yanında çalışmış; rejiden senaryoya kadar sinemanın her alanında tecrübe kazanmış; Yutkeviç’in yönettiği sanatı emek ve toplumsal konularla bütünleştiren Madenciler filminde çalışmıştır. Paris’te sinema ve tiyatro dekorculuğu gibi farklı alanlarda da çalışmıştır. Hayatın tek bir yönde ilerleyecek kadar uzun olmadığını genç yaşta benimseyen Dino, sadece bir ressam değil, aynı zamanda bir düşünür sinemacı, yazar ve toplum eleştirmeni olarak da tanınmasını sağlamıştır.

Öte yandan Dino, Rönesans sanatının uzmanı Brenson’ın Selçuklu sanatına olan hayranlığını şu sözleriyle dile getirdiğini hatırlatır: “Selçuklu sanatı bugüne dek anlaşılmış bir sanat değildir. Ne Ermeni sanatı ne İran sanatı mimari bakımdan bu kerteye varamamıştır”. Osmanlı dönemi sanatçısı Levni’yi Türk minyatüre hareket getiren sanatçı, Osmanlı’nın gizemli karikatüristi Siyahkalem’i  büyük, harika, arkası gelmemiş bir kaza olarak tasvir etmiştir. Anadolu ve Orta Asya Türk kültürü gibi köklü kaynaklardan beslenen Abidin Dino Türk sanatının kendi köklerini, özellikle de Selçuklu çizgilerini keşfetmesi gerektiğini savunmuştur. 1935-1936 yıllarında Leningrad’da bulunan Hermitage Müzesi’nde muazzam bir Orta Asya Resim sergisi açıldığını belirten Dino, bir daha izine rastlanmayan nadide duvar parçaları ve fresklerin müze depolarında saklandığını ümit etmiştir. Söz konusu kültür varlıkları hakkında: Uygur medeniyetinden izler taşıdığı, Orta Asya’nın sadece Çin kültüründen ibaret olmadığını, İpek Yolu’nun üzerinde Türk resminin müthiş bir hazırlığı olduğunu ve Siyahkalem ile bu hazırlığın sonlandığını veya en önemli ürünlerinden birini vermiş olduğunu vurgulamıştır. Bu kültürel bağların politik ideolojilerle yeterince anlaşılamadığını: “Sil baştan o dünyayı tanımamız lazım. Henüz tanımış değiliz. Hatta dünyanın da pek az tanıdığı bir dünya.” Şeklinde ifade etmiştir. Batı sanatıyla kurduğu yakın bağlara rağmen, kendi özgün kimliğinden hiçbir zaman ödün vermemiş; Doğu ve Batı sentezini eserlerinde başarıyla harmanlamıştır. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Cemal Süreya, halkbilimci Pertev Naili Boratav’ın kitap kapaklarını ve iç sayfalarına hareket kazandırmıştır.

Elbette Abidin Dino’nun çizgisinin gelişmesinde ülkenin ve dünyanın önde gelen sanatçılarıyla, yönetmenleriyle, edebiyatçılarıyla tanışıp arkadaş olabilmesi, onlarla ortak iş yapabilmesi, çizgileriyle onların eserlerine dahil olarak katkı sağlayabilmesinin bir de temeli olması gerekli. Bu konuda Dino, çizginin merkezinde ve etrafında müthiş bir kültür birikimine sahip olmasını temelini ise ailevi bir şans olarak gördüğü, çocukluğunda evlerinde bulunan karikatüristlerin kitaplarıyla büyümüş olmasına ve üç kardeşinin de harika çizgiler çizebilmesine bağlamıştır. Kendisini karikatüre yönlendiren ağabeyi Arif Dino’nun etik sanat anlayışına atıfta bulunarak: “Çizgi namusu bakımından O’nun kadar dürüst birisini tanımıyorum. Çünkü çizginin de namusu olabiliyor. Çizgide yalan söylememek önemli. Yalan söylememek dışa saygı bir anlamda. Yani görünen şeye bir saygı Ama ondan da daha önemlisi içe saygı. İçte duyulan nesneye, heyecana, kızgınlığa saygı vs. O çizgi bir sismograf gibi bir şey, tamamen iç ve dış zelzeleleri kâğıda veya tuvale dökebilen bir araç. Üstelik de müthiş bir cambazlık galiba.” Özellikle Yaşar Kemal’in hikayelerinde ve romanlarında gördüğümüz hayatın karmaşasını, sevincini ve direnişini çizgilerine ustalıkla yansıtan Abidin Dino, sanatı basit bir estetik uğraş olmasının ötesinde, yaşamın “iç ve dış zelzelelerini” kâğıda döken bir sismograf olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla O’nun çizgileri sadece görünenlerden ibaret olmayıp, aynı zamanda insanın ruh halini ve hayata bakışını dürüstçe ortaya koyan bir aynadır. Dolayısıyla Abidin Dino’nun ressamlığında sosyal-psikoloji bakımından yaşam ile sanat arasında köprü kurabilen bir düşünürün kaleminden çıkan çizgileri vardır. Diyebiliriz. Öyle ki 2. Dünya Savaşı gibi doğrudan içinde bulunmadığı olayları bile resmedebilmiştir.

“Mutluluğun Resmi” ve “Sesini Kaybeden Şehir”

Abidin Dino’nun sanat hayatındaki önemli dönüm noktalarında birisi Nazım Hikmet’le tanışması olmuştur. Dino’nun 1931 yılında ilk resimlediği kitabı da Nazım Hikmet’in “Sesini Kaybeden Şehir” isimli şiir kitabı olmuştur. Nâzım Hikmet ile olan yakın dostluğu, sanatına ve düşüncelerine derin etkiler bırakmıştır.

Nâzım Hikmet 1961 tarihli “Saman Sarısı” şiirini eşi Vera’ya duyduğu aşk, sevgi ve tutku ile yazarken, dünya şehirlerinin ve sanatçı dostlarının da bir panoramasını sunmuştur. Tanıştığı insanları ve onların ruhlarını dizelerine aktarmış, böylelikle Vera’ya olan bağlılığını hem dünyayla hem de dostlarıyla bütünleştirmiştir. Nazım şiirinde Dünyanın farklı şehirlerinin sokaklarında dolaşırken, dostlarına göndermeler yapmıştır. Ve Abidin Dino’ya sorduğu soruyla edebiyat dünyasında halen konuşulan bir pencere açmıştır:

Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı
bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

Dino, bu soruyu 1983 yılında, Nazım Hikmet’in vefatından 20 yıl sonra gazeteci Zeynep Oral’a verdiği röportajda (3) şöyle yanıtlamıştır:

“Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum.”

Dino’lar Antalya Arkeoloji Müzesi’nde

Antalya Arkeoloji Müzesi’nin kadim Akdeniz uygarlıklarının eşsiz kültürel mirasının bir koruyucusu olarak taşıdığı önem, Dino çiftinin müze gezisini daha da anlamlı kılmıştır.

John Berger Görme Biçimleri’nde, fotoğrafın o an’larına ilişkin analizlerinde bir fotoğrafın bir anı sabitleyerek her zaman bir yokluğu ifade ettiğini belirtmektedir. Berger’in söz konusu fotoğrafları elimize rastgele geçen, daha önce tanımadığımız ya da hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz kişiler hakkında bir yargıya varma yolunda önemli ip uçlarını vermektedir:

Hayatının son yazını geçirdiğinden habersiz eşi Güzin Dino ile Alanya, Kızılkule’deki resim sergisini ve Antalya Arkeoloji Müzesi’ni ziyarete gelen Abidin Dino için ise çok fazla bilgiye sahibiz.

Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyon ve Arşivi’ne Güzin Dino tarafından bağışlanan 1993 yazında çekilmiş fotoğraflara* Abidin Dino’nun Nazım Hikmet’e verdiği yanıt, Berger ve tüm bildiklerimiz ışığında gelin bir bakalım:

Abidin ve Güzin Dino’nun birlikte çekilmiş fotoğraflarında o andaki Abidin’in el hareketleri ve Güzin’in ona dönük vücut dilinde samimi, canlı ve ilgili bir sohbet etkileşimi içinde olduklarını görebilmekteyiz. Dino’nun bahsettiği “büyük sevinçlerin” doğrudan görsel kanıtlarıdır.

Bir ömür süren kesintisiz sohbetinin birer kesitini görürüz fotoğraflarda. Ömür boyu süren derin bağları düşündüğümüzde, bu anlık “sevinç” kayıtları, Güzin’in temsil ettiği mutluluk eşiğinin güçlü birer sembolleri haline gelmekte, Dino’nun andaki mutluluğun veya sevincin doğrulaması olarak yansımaktadır.

Fotoğraflarda arka plandaki heykellerle sanatsal bir diyalog kurulmuştur. Heykeller anlamsız arka plan unsurları değil, Dino’nun ömrü boyunca edindiği dünya görüşüne, deneyimine, bilgi birikimine anlam kazandıran sembolik karakterlerdir. Dolayısıyla aynı kıyafetleri bir başkasına giydirsek, aynı ortamda bizler için bu kadar anlam kazanmayacaktır.

Antik tiyatro masklarının yanında onlar gibi ağzını açarak tragedyanın ve komedyanın ötesine geçerek neşeli olduğu her karede belli eden ve içindeki sevincin içten ve rahatlıkla, bastırılmadan dışa vurulmuş bir resmidir.

Fotoğraflar, mutluluğun bir resmi değilse bile sevinçlerinin nadide ve son koleksiyonudur. Berger, bir fotoğrafın bir anı sabitleyerek her zaman bir yokluğu ifade ettiğini belirtse de Dino’nun Güzin ve mutluluk hakkındaki açıklamasını biliyor olmamız, bu yokluğun tek panzehiri olduğunu da bize öğretmiştir. Çünkü Abidin’in açıklamasında “Güzin olmasaydı çoktan yok olmuştum.” İfadesi tek bir fotoğrafla yakalanamayacak kadar derin ve sürekli olan mutluluk eşiğini bizlerin zihninde temsil etmiştir. Fotoğrafların asıl gücü bütün olarak bir ömrü mutlu yaşayabilmenin hikayesini anlatırken, Berger’in yokluk teorisine karşı olarak Dino’nun varlık düşüncesi fotoğraf okuyuculuğuna yeni bir sayfa açabilecek niteliktedir.

Mutluluğun tek bir resimde ya da fotoğraf karesinde ifadesinin mümkün olamayacağı, fakat temelde ömür boyu süren bir yaşam tarzına yayılabileceği ve saf sevinç anlarının ise Dino’nun 18 yaşında başladığı sanat hayatında edinimleriyle eşi Güzin ile olan evliliği tüm yaşamında bir mutluluk ve büyük sevinçler içeren kareler, sekanslar şeklinde bir senaryonun var olabileceğini bizlere kanıtlamaktadır.

1990’lı yıllara gelindiğinde, Dino’nun kendisinden yaşça çok büyük arkadaşları artık yanında değildir. Ama eşi Güzin ile yaşamayı mutluluğun eşiğinde yaşamaya benzetmiştir. Büyük sevinçlerinin belki de en özelini hayatının son yazında Antalya Müzesi’nde bizlere yansıtmıştır.

Notlar:

(1) Fotoğraflar: Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu ve Arşivi İnternet Sitesi: https://digitalssm.org/

(2) Ressam Mehmet Güleryüz’ün Abidin Dino ile 1993 yılında gerçekleştirdiği ve Votre Beaute Dergisi’nin 1993/8. sayısında yayımlanan röportajdan alınmıştır:

(3) Milliyet Sanat Dergisi, 1 Ağustos 1983, 77. sayısından alınmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir