Uzunca bir süredir “Antalya Nasıl Bir Sanat Şehri Olarak Anılabilir?” sorusuna yanıt arıyoruz. Gerek AntSanat soruşturmasında, gerek Kaleiçi Fest’te organize ettiğimiz panelde ve son olarak da katılımcısı olduğumuz Kent Konseyi’nin Sanat Çalıştayı’nda gündeme gelen konuya ilişkin en doğru başlangıcın, kentin kültür tarihini kapsayan bir yolculuğa çıkmakla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Akademisyen ve yazar Candan, kökleri Apendos’a uzanan bu serüveni ana hatlarıyla özetliyor.
9 Mart 1930 tarihinin Antalya’nın sanat öyküsünün başlangıç noktası olduğu söylenebilir. O dönemde Antalya’yı gezen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu, kentteki üçüncü gününde Belkıs Harabeleri’ne düşer. Ziyaretin amacı, Anadolu’daki tüm eserlerin kültür mirasımız olduğunu vurgulamaktır. Köy yollarında toplanan halk, önderini coşkuyla selamlamaktadır. Aspendos Tiyatrosu önünde Türkmen çadırı kurulmuş, çadırın içi Türk kızlarının dokuduğu kilimlerle döşenmiştir. Bu esnada Müze Müdürü Süleyman Fikri Erten, Atatürk’e tiyatro hakkında bilgiler verir, ulusal önder de Aspendos ile Roma’daki Collesium’un karşılaştırmasını yapar. Aspendos Tiyatrosu’nun çok az zarar görmüş muazzam eserlerden biri olduğunu belirtip “Bu tiyatroyu restore ediniz. Ama kapısına kilit vurmayınız” der.
Gazi, bir yıl sonra Konya gezisinde, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye çektiği telgrafta şu göüşlere yer verecektir: “İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm. Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmen de ecnebi mütehassısların yardımiyle tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ilerde tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan âbidelerin muhafazaları için Müze Müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere (Arkeoloji) mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifçe harice tahsile gönderilecek talebeden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim.”
50’lerin Antalya’sı
1950’li yıllarda Antalya, Türkiye’nin Akdeniz kıyısında, tüm tarih zenginliği ve doğal güzelliklerine karşın çok yalnız bırakılmış bir kenttir. Nüfusu ise ancak 27.515’tir. Evet, Antalya’nın duayen sivil kent tari,hçisi Hüseyin Çimrin’in de işaret ettiği gibi; kenti, karadan diğer illere bağlayan en önemli ve işlek yolun Antalya – Burdur arasındaki 120 km’lin şose olduğu; kentte içme suyu olarak iyi evlerde sarnıçlarda toplanan yağmur suları ile % 2,7 kireçli olan iskele suyunun kullanıldığı, özel idareye ait 90 yataklı memleket hastanesi, 8 hekim, 3 eczane ve 4 de hamam olduğu yıllardan söz ediyoruz.

Turizm Derneği
Antalyalı, o yıllarda bunu kendine dert edinmiştir; ne yapıp edip, kenti dış dünyaya tanıtma arayışındadır. Antalya’nın güzelliklerine hayran; Antalya’yı dünya çapında tanıtma amacında olan Antalya Lisesi İngilizce öğretmeni Osman Batur ile Dr. Burhanettin Onat ve arkadaşları, 1949 yılında Antalya’yı Tanıtma ve Turizm Derneği’ni kurarlar.
1956 yılında sağladığı devlet desteği ile “Aspendos Tiyatro ve Müzik Festivali”ni başlatıp, Antalya’yı tanıtan ilk İngilizce kitap olan “Pictures of Antalya”nın yayınlanmasını sağladığı yıllarda, dernek de yanıbaşındadır. (Bu arada ilk “Antalya Turistik Broşürü”nün 1958 yılında, o günlerde Türkiye’de renkli basım imkânı olmadığı için yine Dr. Burhanettin Onat’ın gayretleriyle, Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından İtalya’da bastırıldığını; ayrıca Konyaaltı Plajı, Aspendos Tiyatrosu, Side, Yivli Minare ve Paşa Camili Kaleapısı’nın ilk posterlerinin ise, o zamanlar Antalya Valisi olan İhsan Sabri Çağlayangil, Mahmut Konuk ve İleri Gazetesi Sahibi Suphi Türel’in çabaları ile mübadele sonucunda Atina’ya yerleşen eski Antalyalı Rumlardan Yorgo Pehlivanidis’in matbaasında hazırlandığını hatırlatalım.)

Atatürk’ün Aspendos’ta sarf ettiği sözlerinden ilham alan Antalyalılar, vasiyeti ancak 1951 yılından itibaren Aspendos’ta yağlı güreş karşılaşmaları düzenleyerek yerine getirmeye çalışırlar. Etkinlikler büyük ilgi görürken, on binlerce Antalyalı tarihi tiyatroyu tıka basa doldururlar.
Romeo ve Juliette
1953 yılının Mayıs ayı sonunda Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü öğrencileri Antalya’ya bir okul gezisine çıkmışlardır. Aspendos’un adını duydukları için öğretmenleri yanlarına Romeo ve Juliette’in kostümlerini de aldırtmıştır. Antalya’ya geldiklerinde, gider tiyatroya bakarlar. On bin kişilik koca Roma tiyatrosunu sapasağlam hala ayakta durduğunu görünce, hayret içinde kalır ve burada ‘Romeo ve Juliette’ oyununu oynamaya karar verirler. Ancak antik tiyatronun her tarafı yabani otlarla kaplanmıştır. Hemen o zamanki Antalya Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’i makamında ziyaret ederek, Aspendos’da bir oyun sergilemek istediklerini söyleyince; Vali, Antalya Turizm Derneği’nin de desteğini alarak bu işe, ‘tamam’ der. Antalya Belediyesi’nin temizlik işçileri tiyatronun sahne binasını, oturma yerlerini otlardan temizlerler. Birkaç gün içinde Özel İdare’nin ve Antalya Belediyesi’nin parasal katkıları ile tahtadan sahne yapılır. Antalya Lisesi’nin resim öğretmenleri ellerinden geldiğince sahne dekorunu tamamlarlar.

Günlerden 1953 yılının 27 Mayıs’ıdır. Antalya Valiliği ve Antalya Belediyesi bütün araçlarını halkı taşımak için Turizm Derneği’nin emrine verir. Ta Manavgat’tan, Serik’ten Alanya’dan, Korkuteli’den, Elmalı’dan duyan gelir. Ve halk tarihi mekâna akın eder. Bu olay, Altın Portakal’ın başlangıcı sayılabilir.
Altın Portakal
1959 yılında Belkıs Festivali düzenlenir. Programa göre başlıca etkinlikler arasında yağlı güreş dışında (!); ortaoyunu, caz ve dans ile Dede Korku Masalları adlı bir tiyatro oyunu vardır. Etkinlikler Aspendos ve Karaalioğlu Parkı Belediye binasının önünde yapılmaktadır.
Bir yıl sonra Behlül Dal ve dönemin belediye başkanı Ömer Eken’in çabalarıyla şenlik Antalya Festivali adıyla sinema merkezli bir yapıya dönüşür; ancak tarih 27 Mayıs 1960 olarak kararlaştırılınca ve askeriye yönetime el koyunca Başkan Eken kendisini festivalde değil nezarethanede bulur! Sonrasında göreve Avni Tolunay gelecek ve 1964 yılıyla birlikte Altın Portakal Film Festivali başlayacaktır.
Plastik Sanatlar Sempozyumu
Altın Portakal’ın en önemli etkinliklerinden biri, 1975 yılında sanatçı / heykeltıraş Kuzgun Acar tarafından, dönemin Belediye Başkanı Selahattin Tonguç’un desteğiyle başlatılan Plastik Sanatlar Sempozyumu’dur. Karaalioğlu Parkı’ndaki “El” heykelinin de yaratıcısı olan Acar ve arkadaşları, 4 yıl daha devam edecek bu sempozyumda üretimlerini halkla beraber yaparlar. Aşağıda, 1976 yılında üretilen eserler ve sanatçılarının listesi bulunmaktadır.
Ressamlar: Gülsün Karamustafa (Antalya Müzesi), Orhan Taylan (Belediye İşhanı Batı Duvarı, Ahmet Demir (Antbirlik Trafosu), Necati İslimyeli (Antalya Oteli Karşısındaki Trafo), Ali Nawaz (Özel İdare İşhanı Duvarı), Figen Taşbaşoğlu (Antalya Müzesi), Susanne Makimester (Endüstri Meslek Lisesi Bitişiği, Trafo), Yusuf Taktak (Eski Mezbaha Duvarı), Cihat Aral (Kapalı Spor Salonu Giriş Duvarı), Seniye Fenmen (Güllük Caddesi Trafo Duvarı), Seyit Bozdoğan (Biyolojik Araştırma Müdürlüğü Duvarı), Zehra Aral (Perşembe Pazarı Trafo Duvarı), Avni Mehmetoğlu (Yenikapı Trafo Duvarı), Asım İşle (Zerdalilik Trafosu Duvarı), Nevhiz Tanyeli (Konyaaltı Aile Plajı ve Gazinosu Duvarı), Naima El Shshig (Konyaaltı Trafosu Duvarı), Rodil Andersen (Kırk Daire Trafosu Duvarı).
Heykeltıraşlar: Mehmet Aksoy (Belediye Önü), İsmail Saray (Barbaros Parkı).
Antalya Halkevi
Antalya’nın kültür ve sanat tarihindeki bir başka dönüm noktası da Antalya Halkevi’dir. 1932 ile 1952 yılları arasında faaliyet yürüten kurum, pek çok tiyatro gösterisi, sergi, konser ve 1936 yılında yayın hayatına başlayan, 34 sayı devam eden “Türk Akdeniz” adlı dergiye ev sahipliği yapmıştır. Antalya’daki ilk resim sergileri, Antalya Lisesi öğretmenleri tarafından hazırlanmıştır. İlk sergilerde ismi geçen sanatçılar:
Ertuğrul Ağva, Sedat, İkbal Argun, Cevdet Doğan, Davud Akıdil, Şükrü Akın, Orhan Kilit ve Foto Fenni’dir. 1942’de açılan sergiyi ziyaret edenlerin sayısı 1740 olarak kayıtlara geçmiştir.
Halkevi’ne eklenecek bir başka önemli kurum da Aksu’da açılan ve çeşitli etkinliklerle kentin sanatsal gelişimine katkı sağlayan Aksu Köy Enstitüsü’dür. Kurumun yaratıcıları, 1940 yılının Mart ve Nisan aylarında Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü’nden gelen 18 öğrenci, dördü eğitmenlere, dördü de enstitüye ait olmak üzere 8 baraka yaparlar. Aksu Köy Eğitmenleri Kursu da Nisan’ın son haftasında 83 öğrenci ile bu barakalarda eğitime başlar. İlköğretmen okuluna dönüştürüldüğü 1954 yılına kadar 751 mezun verir.