Yazı dizisi halinde aktardığımız serimizin ikincisinde XIX. yüzyıl Antalya’sını boyalarıyla tuvale aktaran bir diğer ressam Edward Falkener’ı, 1844 yılında kalesiyle, yalıyarlarıyla, Konyaaltı sahiliyle, Beydağlarıyla ve kırmızı kiremitli Kaleiçi evleriyle Adalia (Antalya) tablosunu konuk edeceğiz.
Büyük Britanya’nın II. Elizabeth’ten sonra en uzun süre tahtta kalan Kraliçe Victoria döneminin önemli mimarı ve yazarı Edward Falkener, 1862 yılında Efes üzerine kaleme alınan ilk İngilizce eser olan “Efes ve Diana Tapınağı (Artemis)” kitabının yazarıdır. Katedral tasarımıyla altın madalya kazanıp Kraliyet Akademisi’nden mimar olarak mezun olan Falkener, ilk Britanya akademik mimarlık dergisi olan Museum of Classical Antiquities’in editörü olarak ismini duyurdu. Kraliyet mühimmat dairesi başkanı Lyon Falkener’ın oğluydu. Sanayileşen ve askeri gücünü artıran sömürge devletlerinin en büyüğü sayılabilecek “güneş batmayan imparatorluk” Victoria döneminde de gözlerini Anadolu topraklarından ayırmıyordu. Anadolu topraklarına keşif çalışması için gönderilen onlarca Avrupalı mimar, asker, mühendis gibi Falkener da Kraliyetin kendisini görevlendirmesi üzerine 1844 yılında ise Anadolu’ya seyahate çıktı.
Bu seyahatler sırasında Falkener tuttuğu günlüklerde sadece antik kalıntıları değil, bir sosyal gözlemci olarak dönemin yerel halkıyla olan etkileşimlerini de yazmıştır. Bu özelliğiyle Falkener, Anadolu’yu keşfe gelen klasik arkeoloji araştırmacılarından farklı olarak dönemin toplumunun da bir aynası gibidir. XIX. yüzyıl mimari belgeleme teknikleri için temel örnekler sunan Falkener’ın çizimlerinin birçoğu günümüzde British Museum’da korunmaktadır.
Falkener’in Anadolu turu ve günlük tuttuğu notları 31 Mart 1844’te Halep’te başlar. Bunun sebebi olarak daha uygun maliyetle hizmetli tutabilmek ve hava şartları düzelirken kuzeye doğru seyahat etmek olduğunu ifade eder. Halep’ten Antalya üzerinden Konya’ya kadar uzanan yolculuk 31 Mart ile 13 Temmuz 1844 tarihleri arasında sürer. Falkener’in torunu Charles Oliver’in yazdığı bir metni ise günlüğün kayıp olan devam sayfalarını içermektedir. Bu bölümler 14 Temmuz’dan 13 Aralık 1844’e kadar olan İzmir güzergâhını ve ardından tekrar Antalya’ya dönüşü ile Likya kıyısı boyunca yapılan yolculuğu kapsar.

Falkener, at sırtındaki Anadolu yolculuğunda 300’den fazla Latince ve Yunanca yazıtı kayıt altına almıştır. Özellikle İngiliz konsoloslarının bulunduğu büyük kasabalarda bir hafta veya daha uzun süre dinlenmiştir. Öncülleri Beaufort, Leake, Arundell, Fellows, Spratt ve Forbes gibi gezginlerin rotasını izleyen Falkener amacının, bilinmeyen bölgeleri keşfetmek değil; gezginler tarafından zaten keşfedilmiş olan kalıntıları eğitimli bir mimarın bakış açısıyla incelemek olarak açıklamıştır. Falkener bu durumu ve yayın dünyasına kazandırmak istediği niş alanı şöyle tanımlar:
“Akdeniz’in diğer bölgelerinde en güzel örneklerine rastlanan tapınaklar olsa da önceden tek başına bir mimar Anadolu’da genel bir tur yapmamıştır. Ayrıca Anadolu’nun kale yapıları, hamamlar, gymnasionlar, agoralar, kiliseler, erken dönem mezarlar, lahitler ve daha önce bilinmeyen formlarda yüksek antik değere sahip tuğla mezarların sayısız örneğini sunan son derece zengin bir arkeolojik mirasa sahiptir.”
Falkener, Halep’ten İskenderun, Adana ve Alanya üzerinden Antalya’ya olan yolculuğu sırasında 8 Haziran 1844 tarihinde Aspendos Tiyatrosu’na uğrayıp, kurşun kalem ve suluboya ile bu çok iyi korunmuş Roma mirasını resmetmiştir. Falkener, Aspendos tiyatrosunun suluboyasını tamamladıktan bir gün sonra Leake ve Fellows tarafından yapılan hatalı atıfları tespit ederek, Pednelissos’un (Serik’te) Aspendos, Isinda’nın (Korkuteli’de) ise Sillyon olduğunu fark etmiştir. Aspendos’tan sonra yolculuğunun ilk ayağı 12 Haziran 1844’te Antalya’da (Adalia) sona ermiştir. Bu sırada Falkener, o yıllarda yaygın olan sıtma hastalığına yakalanır. İzmir’i ziyareti sonrasında iyileştikten sonra yarım kalan Antalya hikâyesine 16 Kasım 1844 tarihinde ikinci kez gelerek devam eder ve günlüğünde şehri şöyle tanımlar:
“Bir tiyatroyu andıran falezdeki, hızla yükselen bir oyuğa yerleşmiş, güzel ve hoş bir şehir […] Kesintisiz bahçelerle çevrili ve her sokaktan geçen, bir kısmı açık bir kısmı kapalı su kanallarına sahip”.
Falkener, Antalya Körfezinin kavisli yapısını, 8 Haziran 1844 yılında kurşun kalem ve suluboya olarak çizimini yaptığı Aspendos gibi tiyatroya benzetmiştir. Kenti ilk ziyaretinde çizimine kurşun kalem eskizleriyle başlayıp bitirmediği (belki sıtmaya yakalanması nedeniyle) suluboya çalışmasını, Antalya’ya ikinci gelişinde devam etmiş, neden sonra 1859 yılında İngiltere’de tamamlayabilmiş ve eser Kraliyet Akademisinde sergilenmiştir. Tablonun arkasında bulunan tanımlayıcı bilgilerde şunlar yazmaktadır:
“No. 1087 – Oryantal taslaklar, Antalya, Küçük Asya’daki antik Ataleia’dan Likya kıyılarına bakış. Climax Dağı (Olympos Dağı) ve diğer dağların altında ünlü Büyük İskender geçidi yer almaktadır. Edward Falkener (1814 – 1896) Adalia, Suluboya. Sergilendiği Yer: Kraliyet Akademisi. Sergilendiği yıl: 1859. Geliş yöntemi: Sanatçının ailesi yoluyla bağış ya da miras.”

Falkener’ın Antalya’ya olan hayranlık hissi kalemine yansımış ve suluboya çalışmasında kendini göstermiştir. Eseri, O’nun antik Yunan şehirlerini arayışının yanı sıra, çağdaş Osmanlı kasabalarının görünümüne karşı olan merakının ve ilgisinin de birer örneğini oluşturmaktadır. Bu nedenle suluboya eserde çok sayıda cami, kale tahkimatı ve çağdaş Osmanlı mimarisi tasvirini de görebilmekteyiz.
Falkener’ın tiyatroya benzettiği Antalya Kaleiçi’ndeki yoğun bitki örtüsü şehre bereketli bir hava katmaktadır. Sanatçı, düzensiz kırmızı kiremitli çatılara ve asimetrik mimari formların çeşitliliğine büyük özen göstererek resmetmiştir. İzleyicisine bu kırmızı çatılı, cihannümalı (camlı çatı katı) şehrin huzur dolu manzarasını, ortaçağ şatolarını andıran kuleli surlarıyla sunar. Sağ alt köşede terasta çiçekleriyle ilgilenen bir kadının varlığı bu huzurlu XIX. yüzyıl manzarasını fazlasıyla desteklemektedir.
Kalenin batı sınırında dalgalanan beyaz bayrağın altında Antalya kalesinin en yüksek burçlardan birisi bulunuyordu. Bu burç adını arkasındaki değirmenden alıyordu. Beyaz zeminli bayrağın arkasında belli belirsiz barınak tipli eskiz şeklinde çizilmiş yapılar arasında Kemiklik deresi boyunca uzanan Kemiklik bahçeleri yer almaktaydı. 1602 yılında Antalya’yı ziyaret eden Nürnbergli Johann Wild, turunç, limon, nar, elma, armut, şeftali ağaçlarıyla dolu, halkın yemekle bitiremeyeceği kadar çok olan meyve bolluğundan bahsetmiştir. Hatta limon suyunun dut ağacından yapılan şarapanalarda çiğnenerek sıkılmasıyla İstanbul’a satılmak üzere götürüldüğünü de notlarına eklemiştir.
Ayrıca surların sona erdiği alanın yine arkasında derenin falezler tarafında (Kadın Deresi Köprüsü) Kemiklik değirmeni vardı. Kale tahkimatının hasbahçesinin de bulunduğu batı liman girişinde gözetleme kulesi ve tabyanın bulunduğu alandaki görkemli konaklar oldukça dikkat çekicidir. Konakların pencereleri “Küçük Hadrian Kapısının” (Hasbahçe Kapısı) çiçek motifli kemerine ve limana bakmaktadır. Gazhane olarak kullanılmadan önce Turhan Hüsnü Paşa olarak kullanılan yapının yerinde batı köşesi düz, güneydoğu tarafı kavisli yapısıyla Lancoronski’nin fotoğraflarından da bildiğimiz kalenin geniş siperlikli (dendanlı) tabyası vardır.
Resmin sağ üstünde gördüğümüz kalenin doğusunda, Antalyalı D.E. Danieloğlu’nun Bir Pamphylia Seyahati kitabında bahsettiği: “Batıda Hadrianus’un ‘şeref takı’ (Tiberius Kapısı) vardı. Bu büyük kale kapısı üzerinde dev bir Zeus heykeliyle birlikte 1844’e (Falkener’in Antalya’da bulundu yıl) kadar ayaktaydı. Diğer şehir takları gibi bu da bir Osmanlı paşası (Mazhar Paşa) tarafından yıkılmış olmalı.” şeklinde ifade etmiştir.
1862 yılında Antalya’ya gelen E. Sperling ise Danieloğlu’nun anlatımından yola çıkarak Tiberius Kapısını aramış; ancak “Hayır böyle bir kapı yok. Maalesef kayalık merdivenli böyle bir banliyö de yok.” şeklinde açıklamıştır.
Falkener’ın Antalya’sı bizlere, şehrin batı kale yapılarının yıkımından belki günler öncesindeki son görünümünü yansıtması bakımından oldukça değerlidir. Onun resminde, günümüze ulaşamayan liman surlarını ve limandaki kare planlı bir gözetleme kulesini de günümüze iletmiştir. Bu sevimli kule tıpkı İskele Mescidi’nin minaresi gibi çevresiyle uyumlu bir mimaridedir. Hatta öyle ki, limandaki bu bodur gözetleme kulesi, günümüzde bile dikkatli bakan gözlerden kaçmayan, Kaleiçi konaklarının ustalıkla yapılmış birer ev maketi gibi görünen kiremitli ve pencereli bacalarıyla da ahenk içindedir. Tıpkı kulenin kendi bacasıyla olan uyumu gibi.
Falkener’in detaylara verdiği önemi resminin her alanına incelikle işlediğini görebiliyoruz. Sağ alt köşede kiremit çatılı, ahşaptan korkulukları ve direkleri ile bir Türk evinin terasında, bitkileriyle ilgilendiği izlenimini veren bir kadını net olarak görebiliyoruz. Evin bahçe duvarları önünde kubbe çatısıyla gördüğümüz yapı Civelek Sokakta bulunan Karamolla Mescidi (1998 yılındaki restorasyon ile günümüzde Makbule Camii olarak da bilinir) olabilir. Dönemin şehir planlarını kılavuz olarak alırsak, mescidin batısında bir köşe burcu ile güneydoğu hattı boyunca uzanan surları ve kuleleri görebiliyoruz. Bu surların sonunda Balıkpazarı kapısı ve Balıkpazarı burcu bulunuyordu ki, günümüzde halen ayakta olan bu burç Balıkpazarı hamamıyla da karşılıklıdır. Balıkpazarı hamamının kuzeybatısında ise günümüzde Olgunlaşma Enstitüsü bulunan alanda Tekelioğullarına ait tahıl ambarları bulunmaktaydı. Bu ambar, Falkener’ın resminin sol tarafında dikdörtgen çatısıyla, yüksek duvarlarının sadece üst kısmında bulunan pencereleriyle gördüğümüz yapı olabilir. Bizler biliyoruz ki, günümüzde de bu bölgeye Ambarlı denmektedir.
1895 yılındaki büyük Kaleiçi yangınından önce fotoğraf ve çizimlerine az sayıda rastladığımız Şehzade Korkut Camii’nin minaresini (Kesik Minare öncesi dönem) resmin solundaki en yüksek yapı olarak görebiliyoruz. Minarenin karakteristik özelliklerine bakarak, kürsünün üstündeki tuğlalı prizmatik yapısıyla pabuç bölümü ve mukarnas yapılı şerefe-altı bölümü de bizlere Şehzade Korkut Camii’nin minaresi olduğunu işaret etmektedir. Minarenin batısında denize hâkim noktadaki görkemli konak ise Mermerli Konağı ya da o yıllarda Büyük Britanya Konsolosluğu olarak kullanılan ve yine Mermerli konak gibi günümüze kadar ulaşamayan yapı olabilir.
Falkener’a bu pitoresk manzarayı sunan Antalya’nın falezleri, binlerce yıllık doğallığıyla henüz tahrip haliyle karşımızda dururken; Konyaaltı’nın çakıllı plajıyla birleştiği noktaya kadar suya yansımalarıyla görmekteyiz. Çakıllı sahilin başladığı yerden sonra da denizden geride kalarak devam eden yalıyarların sonunda bulunan deliktaş bölgesine kadar görebiliyoruz. Falkener, deliktaştan sonra Boğaçay tarafındaki sahil bölgesinde bir falez veya kaya kütlesinin varlığını da resmine aktarmış. Ancak günümüzde bu coğrafi şekli görmemiz mümkün değil. Bu kütlenin batısında ise belli belirsiz bir yapı daha var ki, Mursi çiftliği olması muhtemeldir. Daha batıya ilerledikçe Sıçan Adası’na kadar Tünektepe’nin gölgesinde ilerliyoruz. Resmin sol üst köşesine doğru çıkarken Tünektepe’nin batı yamacında Falkener’ın dikdörtgen bir yapıyı daha resme aktardığını görebiliyoruz. Deniz oldukça sakin ve birkaç yelkenli kayıkla birlikte kompozisyonu tamamlamış.
Edward Falkener’ın bizleri XIX. yüzyıl Antalya’sına götürdüğü zaman yolculuğunda çok sayıda yeni ve eski detayı görmenin mutluluğuyla sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…