Bir tür aydınlanma zamanıdır Araf. İki kapılı han’da, evren kadar geniş bir avluda ama hep yetersiz süreli. Önceden kurulmuş çarkın zoruyla biçimleniriz bu avluda; ama biz de o çarkı yeniden bozuyor, yeniden kuruyoruzdur. Tarihimizi yazıyor; kralım, köleyim ya da özgürüm diyor, nihayet bir iz, bir ukde ya da bir nem bırakıp gidiyoruzdur.
Araf, her yeri görebilen yüksek dağ diye bilinirdi eski çağlarda; kulların gözetlendiği dağ tepesi. Bu tepe Olimpos, Ararat yoksa Arafat mıdır? Mırıltıyla, nostaljiyle ya da homurtuyla anarız onları; gerçek ya da hayal olsa bile, bütün çağların öyküsünü bağrında yaşatır insan. Kendi zamanının ruhuyla. Tedirgin bir belirsizlikte.
Tanrılar çağında insana belirsiz olanı görme fırsatı verilenler vardı. Orfe, bunların ilki diye bilinir. Öridik’i Hades’ten çıkarıp dönerken bir kuşku anında buluta dönüşür sevgili. Sonsuzca yitirdiği aşktan kederli şarkılar kalır geriye. Dante, daha şanslıydı; çünkü Vergilius’tu kılavuzu, tanrılardan çok insanları bilen şair. Ama Dante çağı’nın sınıflar ve sınırlar kavgasında savaş makinesi daha yıkıcı araçlar edinmişti. Ölüm korkusuyla kaçıp gizlenirken cehennem’ini, araf’ını, cennet’ini deneyimledi Dante. Oysa tek arzusu Beatris’e kavuşmaktı. Beatris ise -Borges’in de diyeceği gibi- yaklaştıkça uzaklaşan ışıklı bir gölgeydi yalnızca.
Uyanış çağı’nın eşiğinde dünyevi güzelin dildeki ışığıydı bu gölge. İlahi Komedya, sonraki çağlar boyu bir ‘iç-deney’ modeliydi, imgeleri her yaratıcıda çeşitlenerek gelişti. Düşünen her birey Araf’ın yol çataklarında rotasını sorgularken bulacaktı kendini, Dante gibi. Nietzsche benzeri yolcularsa ‘putların alacakaranlığı’nda yürüyecekti, putlarla çatışarak. Hiçbir şey tek başına bir şey, hiç kimse tek başına birey değildi bu yolda. Yolcu bunu bilmezse parlayan her şeyi Beatris sanabilirdi. Her bir varlığın bilgisi keşiflerle şenlendikçe rüyalar da kâbuslar da girift biçimlenecekti.
İlahi Komedya’nın yedi yüz yıl uzağındayız. Yeni bir araf’tayız, yeni bir labirentte. Araf rüyaları modern uygarlıkta da cennet müjdesiyle, cehennem kâbusuyla iç içe. Ne ki “bildiğimiz dünyanın sonu”ndayızdır artık, görünmez ağlarla bağlanmış bulacaktır her yolcu kendini burada. Bu ağlar, Araf’ların en yüksek dağı olma hevesinde nükleer güç kazanırken, sonsuz değişkenler arasında maelstrom sörfü yaşanıyordur. Her şey iç içedir; cennet, cehennem, tufan, olmak ya da hiçlik. Artık Ariadne’nin ipliği toprak, kum saatleri oyuncak olmuş, masal ve hikâyelerden garip uğultular kalmıştır bize. Mavi gezegene gelip gidenlerin uğultuları kalır kulağımızda. Az buz değildir bu sesler; uykudan uyandırır kimilerini, kâbus gördürür, boşlukta çıplak yakalar. Bir kaçış sığınağı olur Araf’ta sanat. Yeni geçitler ararken eseriyle asılıdır her sanatçı, bu köprüye.
Birlikte ne yapabiliriz peki? İtalo Calvino’nun Görünmez Kenter’inde Kubilay Han, Marco Polo’ya sorar: “Yanaşacağımız son liman, o cehennem kenti olacak ve giderek daralan bir burgaç boyunca kasırga bizi orada dibe çekecekse her şey boşuna değil mi?”
Marco Polo yanıtlar: “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte yan yana durarak yarattığımız bir cehennem. Bu durumda acı çekmemenin iki yolu var: birincisi, pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”