Süryani düşünür Narsai, “Değişim her şeyi değişime zorlar. Ve değiştikten sonra değişmez bir hal alır.” der. Her insan memleketine benzer. Küçücük bir çocuğun çıktığı bu uzun yaşam yolculuğunun, “Bozo”nun hikâyesinde kabuk değiştiren bir ülkenin geçirdiği sosyal, kültürel, siyasal değişimlere de tanıklık edersiniz. Biz de “Bozo”nun yazarı Ali Tur’a eserle ilgili merak ettiklerimizi soruyoruz.
Sayın Ali Tur, siz Mardin’de doğdunuz. Eğitim hayatınızın her bölümü memleketin farklı coğrafyalarında geçti. Ülkesinin insanını, toprağını daha küçük yaşlarda tanıyan biri olarak eserinizdeki başkarakter nasıl oluştu?
Yazmaya karar verdiğimde bir başkarakter yaratmayı düşünmedim. Kendi hikâyemi anlatmak istedim. Hikâyemde adı geçen kasabam, geçmiş zamanın ruhunda; aşiret reisi ağa, seyda (din adamları), memur, jandarma, okul, öğretmen ve özelikle köy ile şehir kıyaslaması vardı. Bu anlamda canlı ya da cansız nesnelerin her biri içeriğinin zenginliğine göre benim başkarakterimdi. Yani kendimi başkarakter olarak kurgulamadım.
Kitabınızın ana temasını nasıl belirlediniz ve bu tema sizin için neden önemliydi?
1950 yılında Cumhuriyet ve devrimleri 27 yaşındadır. Işığı batıdan doğuya önce şehirleri sonra köyleri mezraları aydınlatmaya başlamıştı. Ama bu ışık Bozo çocuğun yaşadığı Köy irisi Mazıdağı’na henüz çok uzaktadır. Aşiret reisi olmadan memurun halk sınıfı ile temas kurması mümkün değildi.
Cumhuriyet’in aydınlanma ışığını yayan Köy Enstitüsü öğretmenleri, fakir çocuk, karanlıkta yolunu bulamayan köylü sınıfı ile egemen güçler ve aşiret reisi romanın ana konulardır.
Hikâyenizde geçen mekânları seçerken nelere dikkat ettiniz? Bu mekânların kişisel yaşamınızda bir önemi var mı?
Öncelikle adı geçen mekânların kişisel gelişimimde rolü büyüktür. Yani bir köy çocuğu olarak dar olan ufuk çizgimi bu muhteşem mekânlar sayesinde kırabildim diye bilirim. Taş yontucularının piri Hazreti İbrahim Halilulah peygamber zamanı mimarlarının geleneğini sürdüren maharetli ustaların elinde bir sanat yapıtına dönüşmüş Mardin o kadar güzeldi ki insanın aklı durur.
Sonra âşık olduğum Ege bölgesi coğrafyası var ki, güzel bir kadın siması algısıyla zihinsel dünyamda taht kuran İzmir… Bozo adında bir çocuğu sanattan haz alacak düzeyde yoğurarak başkent anatomisini içselleştiren bir Ali Tur’a dönüştüren bu mekânlar benim için çok önemlidir.

Yazma süreciniz nasıl işliyor? Belirli bir rutin veya ritüeliniz var mı?
Nazan-Mazhar İpşiroğlu’nun “Sanatta Devrim” kitabında yer alan İtalyan ressam Giorgio de Chirico’nun “Tedirgin Esin Perileri”ni tablosunu gördükten sonra sanatçının hologram evreninde esin perilerinin rolünü anladım. Ancak bizim gibi sıradan insanların da içsel dünyasında gezinen bu perilerden var olduğuna kani oldu. Şimdi sizin sorununuza gelince bir ritüelim yok. Yani aşkın haller yaşayıp yazmıyorum. Fakat her insanda tedirgin esintilerin rüzgâra fırtınaya dönüştüğüne inancım var. Okuduğum günümüzün şairleri Salih Mercanoğlu, Cahit Çakçıl, Nadire Sönmez, Betül Tarıman gibi; şiirde bir edebi öz ve biçim formunu oturtmuş şiirleri tedirgin esin perilerinin eseri değil mi? Bu şairlerin ürün verirken çektikleri sancıların huzursuzluğunu mısralarında hissediyoruz.
Eserinizde bir dönemin panoraması çiziliyor diyebilir miyiz? Bu süreçler hakkında neler söyleyebilirsiniz? Eserin ikinci cildini yazma nedeniniz bununla mı ilintili?
1950- 1980 yılları arasında eksen sayılabilecek önemli dönemler var. Öncelikle 1950’de Cumhuriyet’in demokrasiyle taçlandığı çok partili sisteme geçiş ki bu çok ciddi araştırılması gereken dönem. 1960 askeri darbesi ve sonrasında 1961 Anayasası öncelikle işçi sınıfının varlığı ve bununla ilintili olarak hak ve özgürlükler gibi çok önemli bir dönemin başlangıcı… Ve bu doğrultuda cereyan eden sendikal hareketlere henüz sanayi devrimini tamamlamamış iş dünyasının hazırlıksız yakalanışı ve çaresizliği… Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiği 10 yıllık bir dönemi kapsayan1970-1980 yılları, yazarın da mensubu olduğu işveren insanlarının yaşadığı “bir sürekli cehennem” dönemidir. Eserin ikinci cildi yazılmasaydı Bozo’nun hikâyesi eksik kalırdı. Dolayısıyla yazarın kendi dünyasında çok önemsediği Cumhuriyet aydınlanması ve sanayi devrimi diye başlatılan “Aktif Modernleşme” hamlesinin 30 yıllık Türkiye’nin genel manzarası eksik kalırdı.
Eseriniz yayınlandıktan sonra okurlardan aldığınız geri bildirimler sizde nasıl bir etki yarattı? Bu geri bildirimler gelecekte yazım tarzınızı veya konularınızı nasıl etkileyebilir?
Öncelikle yazımın taslak halindeyken sevgili eşim ve çocuklarımın eleştirel yardımları olmasaydı bu kitaplar çıkmazdı. Ama daha da önemlisi fikirleriyle bilgisiyle ve her zaman teşvik edici tutumuyla beni yazmaya zorlayan değerli dost kardeşim araştırmacı yazar Türkolog Muharrem Yellice’nin üzerimde bir hakkı olduğunu söylemek istiyorum.
Geri bildirimlere gelince öncelikle Papirüs yayınları sahibi Alpay Barut Bey’in beni onurlandıran tutumu ve yazmaya devam etmem için verdiği desteği olmasaydı ben yazmaya devam etmeyecektim. Sadece bilgisayarımda bir anı olarak kalacaktı.
Bu iki yarı biyografik romanımdan sonra yazacağım üçüncü kitaptan sonra Ali Tur’un yazar olup olmayacağının kararına varacağım. Papirüs yazarlar listesinde bana yer verenlerin haklı olup olmadıklarına bakacağım. Ülkemin ve özellikle baba ocağım olan yörenin anlatılacak çok konusu var. Eğer bugünkü sorunlar hakkında anlatacağım bir konuyu Papirüs yayın evi yayınlamaya değer bulursa zaman geribildirimlerdeki onurlandırıcı övgüleri hak ettiğime inanacağım. Aksi halde hoş bir anı olarak ben de bir zamanlar yazardım diye kendimle dalga geçeceğim.