“Edebiyat: Buradan Nereye?” deyince demek ki öncelikle “bura”ya bakmak gerek. Onu doğru görmek, algılamak, ne yapsak bütünüyle anlayamayacağımız kesin olmakla birlikte, görebildiğimiz kadarını görmek gerek.
Burası neresi?
Evrende müthiş bir yaşam döngüsü var. Toprağın altında yürüyen solucandan kanat çırpan serçeye, gökyüzünde seyr-ü sefer halindeki bulutlardan yeryüzünde yağmur damlalarını bekleyen çimenlere dek…
Doğanın bu baş döndürücü serüveninde insan, “haksız” bir kahramana dönüşmüş durumda. Öyle ki, Kızılderili reisinin söylediği o mükemmel sözü hiç dinlemezcesine…
Ne diyordu Kızılderili reisi, yolda hızla giderken durup:
“Ruhlarımız geride kaldı!”
Son otuz-kırk yıldaki teknolojik gelişim, bana hep bu sözü anımsattı.
***
Edebiyatın, sanatın, şiirin, resmin, türkünün insanlığın, daha da ötesi evrenin ruhu olduğunu düşünürüm. Son elli yıllık serüvenimizde “ruhlarımız geride kaldı”.
Manzarayı bile bilgisayar ekranından seyreden bir topluma dönüştürüldük. Şelalenin akışını gidip yaşamak, o şelale suyunun altında ıslanmak yerine bilgisayardan seyreden bir toplum… Edebiyat, bu gidişe dur diyecek bir Kızılderili Reisi’dir bence. Serçelerin cıvıltılarını anımsatacak bir uyarı zili. “Biraz duralım, geri dönelim, şu şelalenin altında ıslanalım” diyecek bir Kızılderili zili. Melih Cevdet Anday’ın o güzelim şiirindeki gibi…
Ne diyordu Melih Cevdet “Telgrafhane”de:
“Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o eski sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin,
(…)
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.”
***
Özetle, burası, edebiyatın telgrafhane olması gereken yer…
Kuramlara gelince…
Kuramlarla yol çizilemez edebiyata. Çünkü bütün kuramların ve ideolojilerin dışında, kendi yolu vardır onun. Bir yeraltı nehri gibi. Akar ve yolunu bulur… Set kurulamaz, yolu değiştirilemez. Evrenin tarihinde hiç önemsenmeyecek kısa zamanlarda, bazı müdahaleler olabilir. Belki bir kuşağı etkileyecek kadar sürer ömrü o müdahalelerin. Sonra kendi yatağına döner yeniden…
Bizim edebiyatımızda da böyle olmuştur. Türk edebiyatında yani… Ne 1940’ların faşizmi, ne 1980’lerin yeni bir edebiyat ortamı yaratma çabası… Edebiyat kendi yolunu bulmuştur. Ismarlama yazarlar, edebiyatın akışına set koyup yön değiştirtmek isteyen eleştirmenler, edebiyatta star yaratma peşindeki dergiciler, yayıncılar… Topu topu on beş – yirmi yılı kendileştirmişlerdir. O Kadar!
***
Edebiyat, dahası genel olarak sanatsal yaratıcılık, kişinin bütün kültürel, yaşamsal, duygusal birikimlerinin yüreğinde oluşturduğu çarpmadan doğar. Sokakta karşılaştığınız bir insana, bindiğiniz otobüsteki şoföre, yolculara; ikindi vaktine, oradan mesai sonrasını bekleyen işçiye, ince belli bardaktaki çaya; gün batımına, gün doğumuna… Bir ağaca, kuşa, böceğe, baharda topraktan fışkıran çiğdem çiçeğine, o çiçeği koklayan insanlara, o çiçeği yaşamında görmemişlere… Tohumun toprağı çatlatıp yeryüzüne gülümseyişine tanık olmuşlara – olmamışlara, civciv yumurtayı nasıl çatlatırı bilenlere-bilmeyenlere… Hepsine bakıştaki göz, farklı farklıdır. Hiçbiri aynı değildir. Çünkü, bakan her gözün gerisinde ayrı ayrı kültürel birikimler, yaşamsal, duygusal deneyimler vardır. Edebiyatı, sanatı besleyen de bu farklılıktır işte!
Belki değil, tam da bundan dolayı, en doğulu şairimizdir Cemal Süreya. Diyar-ı bekir’li Cahit Sıtkı’dan da, Ahmed Arif’ten de doğulu. Yok canım, Kars’ı görmeden Kars’ı yazdığı için değil… Kars olduğu için. Turgut Uyar’a göz kırparak, şiirimizde bir imlâ düzeltmesi olan Edip Cansever’se, rotası batıda kaybolmuş bir gemi… Tam da bunun için! (Elbet uzun uzun tartışılacak bir konu… Tartışılmalı!).
***
Belli bir ideoloji için sanatsal üretimde bulunmaya çalışanlar bu nedenle başarılı olamazlar. Belki bir süre alkışlansalar da, sanat tarihi onları kısa sürede siler hemen. Çarpan yürek, doğanın yüreği değildir çünkü… Dillendirdiği ne ola ki?
Bundandır, güzel sanatlarla en ilgili olan estetik kuramı dahil (Zaten güzellik bilimi demek), edebiyatçıya-sanatçıya yol gösteremez. Sanatçı yolunu, söylediğim gibi kendi kültürel, yaşamsal, duygusal birikiminde bulur.
Bir de sezgi… Sanatsal yaratıcılıkta bu çok önemli. Sezgi, yani gelecekte olabilecekleri sezme gücü de buna bağlı. Neye? Yaratıcının donanımıyla bugüne bakışına, suyun akışına, doğanın devinimine, salıncaktaki bebeğin uykusuna…
Gerisi laf-ü güzaf!
***
İşte, tam da bunun için, kapitalist döngünün fetişleştirdiği metropollerde üretilen sanatın ve sanatçıların (Elbette dikkate alarak, izleyerek…) yanısıra yerele yüzümüzü dönmemiz gerek. Ay ışığı, kasabalarda, hatta köylerde, hatta köy de olmayan dağ başlarında daha güzeldir…
***
Buradan yolunu bulacak edebiyat… Yapay zekayla yapıt üretenler, bugünün tarihine bile kazıyamayacaklar adlarını. Yüz değil, on yıllık bile ömürleri olmayacak.
Yarın var!
ve burada!