Çağdaş Yunan Şiirinde Akdeniz

“İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike’nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.

Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

Onu yoksul buluyorsan,
aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra
öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur
ne anlama geldiğini İthakaların.”

Böyle diyor 1863’te İskenderiye doğup eğitimini İngiltere’de alan, 1882-85 yılları arasında İnstanbul’da da yaşadıktan sonra tekrar doğduğu kente dönüp 1933 yılında ölen Yunanlı şair Konstantinos Kavafis. “Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim dedin” diye başlayan şiirinde “Yeni bir ülke bulamazsın, bir başka deniz bulamazsın, / Bu şehir ardından gelecektir” (“Şehir”) demesinden destekle kendisinin daha çok bir kent şairi olduğu söylenir. Ama bu dizelerde, ülke ve denizi aynı düzlemde düşündüğünün, denizsiz bir ülke hayal etmediğinin farkına varalım. Sıklık sırasına göre şiirlerinde İskenderiye, Antakya, Roma, İstanbul, Beyrut, Atina ve antik Isparta’dan söz eder ama görüldüğü gibi bunların hepsi Akdeniz Havzasında bulunan kentlerdir ve adını açıkça belirtmese de Truva savaşı sonrası yolunu kaybedip Ege denizinde maceradan maceraya yelken açan Odysseus’a hitaben yazdığı bu dizelerde deniz varlığını hep duyurur. Yolculuğu sırasında büyücülerle, tek gözlü devlerle, baştan çıkarıcı şarkılar söyleyen Sirenlerle ve daha ne engellerle mücadele etmek zorunda kalan Odysseus Ionya denizinde bir ada olan memleketi Ithaka’ya bir an evvel dönmek istiyor olabilir, fakat aslında kentin ona vadedeceği çok şey yoktur. Aksine Ithaka sadece ona asıl büyük kazancı sağlayacak olan deniz yolculuğuna çıkmak için bir sebepten ibarettir.

Nitekim, “Çağdaş Yunan Şairlerinde Akdeniz Tasavvuru” adlı makalenin yazarı Robert Juoanny’e göre, adını Uranus (Gökyüzü) ve Gaia’dan (Yeryüzü) alan Aegeon, yani Ege denizi Yunanlılar için mitik bir varlık haline gelmiş, onların denizci bir ulus olmasını sağlamış, Jeanne Tsatsos’a “Deniz benim kanım, ebediyete dek” dedirtecek kadar kimliklerini belirleyen önemli bir unsur olmuştur. Odisseus’un yıllar süren gecikmesinin nedeni bilinç altında yatan Kavafis’in yukarıdaki şiirinde işaret ettiği kazanımlar olamaz mı? Aynı makalede Jouanny, bu deniz sevgisinin nedense romanlara yansımadığını, orada denizin sadece bir süs, yabancı bir varlık olarak yer aldığını söyler. Ona göre romancılara deniz karşı kıyıdaki Türklerle olan çatışmalarını hatırlatır ve onların dikkati halklarının düşmanla mücadelesine odaklandığı için deniz romanlara bir karakter olarak girmez.

Şiir söz konusu olduğunda ise durum farklıdır. Şairler için deniz etkileşimde bulunacakları, farklı işlevleri ve anlamları bulunan etkin bir öznedir ki benim de Cevat Çapan izlenimim her Yunanlı şairin ruhunda Odisseus’tan bir parça olduğudur. Edebi yapıtlarda dış dünyadaki her yolculuk aynı zamanda insanın içine doğru yaptığı bir yolculuktur. Ortaçağda bir şövalye düşünün, emri alır, ejderhanın elinde tutsak prensesi kurtarmak üzere yola çıkar. Bu arada türlü engelleri aşmak zorunda kalır, en sonunda ejderhayı, öldürür ve prensesle birlikte geri döner. Bu tecrübe ona kendi gücünü, kapasitesini, içindeki korkuları ve bir takım evrensel değerleri tanıma imkanı sağlamıştır. Kavafis’in bahsettiği işte böyle bir kazanımdır, kahraman deniz yolculuğu sayesinde “öteki”ni, dolayısıyla onun aynasında kendisini tanıyacaktır. Bu yüzden şiirin sonunda tek bir İthaka’dan değil, İthakalardan söz eder. Odisseus memleketine varıp nihai olarak oraya yerleşmemeli, sürekli başka ülkeler, ülküler peşine düşmelidir. 19uncu yüzyıl İngiliz şairi Alfred Lord Tennyson, “Ulysses” adlı şiirinde memleketine döndükten sonra günlük hayatın sıradanlığından bıkan yaşlı Odysseus’u konuşturur. Nefes almak yaşamak değildir onun için, o solan her ufkun ötesine geçmek, batan bir yıldızın peşinden koşar gibi bilginin ardına düşmek ister ve işte bu bilginin kaynağı denizdir. Bir yandan ise doğrudur, birazdan anacağım şiiri dışında başka da denizden söz ettiğini duymayız Kavafisin, Odisseus’a denizlerde kaybolmaktan gocunmamasını öğütler ama kendi yolculuğu daha çok zamandadır. Fakat dikkatiniz çekerim, yine su gibi akışkan, denizler gibi zincirleri içinde dalgalanıp duran ve aslında bir yere gitmeyen zamanda, hani şu bir başka Modernist Tanpınar’ın sözleriyle “Yekpare ve geniş bir anın parçalanmaz akışında”. Antik çağlara, Helen, Bizans tarihine uzanır, tutar, iki zaman dilimini, geçmiş ve şimdiyi üst üste bindirir, kim olduğunu görmek isteyen Narkisos gibi, zamanın aynasına bakar. Ve işte denizden bahseden ikinci şiirinde “Denizde Sabah”ta şair erken vakit deniz kıyısında durup doğanın güzelliklerini seyre dalar. Orada iyisi kötüsü, doğruları yanlışlarıyla kendisini tanıyıp kabul etmesini sağlayan, edebiyatta rastladığımız ani aydınlanma anlarına (epifani) benzer bir deneyim yaşar.

Şimdi kaderi Odysseus’un kaderiyle çok daha fazla örtüşen Yorgo Seferis’e gelelim. 1900’de İzmir’de doğan şair çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Herakleitos’un da doğum yeri olan Klazomene , şimdiki adıyla İskele’de yaşadıktan sonra 18 yaşında Hukuk eğitimi için Paris’e gider. 1922’de İzmir’in yakılması, Yunanlıların bozguna uğraması Cevat Çapan’ın deyimiyle, binlerce yıllık geleneğin yıkılması onun dünyasını alt üst eder ve diplomatlık mesleğinin gereği olarak sürekli değişik ülkelerde yaşamak zorunda kalması onun kendisini yurtsuz bir sürgün gibi hissetmesine neden olur. Nitekim doğduğu evi ancak 1950 yılında tekrar ziyaret edebilecek ve o ziyaretle ilgili olarak günlüğüne şunları yazacaktır: “Sonra o inanılmaz şeyle, her zaman olduğu gibi, birdenbire karşı karşıya geldik. Cip durdu, indik ve İskele’de, Urla’ya giden yolun sağındaki çeşmenin biraz ötesinde bulduk kendimizi. Ninemin eviyle bizim evin arkasını ayıran kıyıya paralel sokağın ortasındaydık.” Bu ayrılık onun sanatını, düşün dünyasını da derinden etkileyecek,“öteki kıyı”, “öteki dünya” “öteki hayat” şiirlerinde hep bir özlem olarak anılacak, şiirlerinde belirgin bir izlek olacaktır. İçinde yaşadığı zaman karasaldır, kapalıdır. “Güney Rüzgarı” adlı şiirinde belirttiği üzere, insanın bütün özlemlerini giderebildiği geçmişe kalkan gemiler limanlarda çürümektedir: “Görüyoruz kavuşan günün aydınlığında,/ çürümüş teknelerini bitmemiş yolculukların/ artık sevişmeyi unutmuş gövdeler” “Destansı Öykü”de bütün bir denizcilik tarihi vardır, hep şimdiki zamanla karşılaştırdığı: “Bu arada yol alıyor Yunan ülkesi, durmadan yol alıyor / Ve eğer görürsek Egenin çiçek açtığını cesetlerle, / bunlar o büyük gemiye yetişmek için ardından yüzenlerdir/ hiç kalkmayan gemileri beklemekten usanıp-”. Görüldüğü gibi, hem kendini hem çağını anlamaya çalışan bireyi tanımlayan bu dizelerde Seferis deniz imgesine başvurur. Aynı şiirin “Argonotlar” bölümünde “Ruha gelince,/Tanıyacaksa kendini,/ Bir başka ruhun/Derinlerine bakması gerek,/Yabancı ve düşman, aynada gördük onu” derken bu buluşmayı “Deniz bir başka denize karışıyordu/ Martıları, ayı balıkları başka” sözleriyle tasvir eder. Deniz hep vardır şiirlerinde, “Burada bitiyor denizin yapıtları/ Aşkın yapıtları” diyerek aşkla özdeş kıldığı deniz, içindekilerle: “Yaz yazabilirsen, elindeki son deniz kabuğuna /Tarihi, adını, yeri/ Ve fırlat ki denize batsın” (“Santorini”), bilinçli anılar deposu olan deniz kabukları, bilinç altında yüzen masumiyet sembolü deniz kızlarıyla. Ve “Bir yıl denizlerde dolaştım Odysseus Kaptan’la/ Mutluydum./ İyi havalarda pruvaya uzanırdım deniz kızının yanına / türküsünü söylerdim dudaklarından uçan balıklara bakarak/ fırtınada anbarın bir köşesine sığınırdım beni ısıtan köpeğiyle geminin” der “Delikanlı” adlı şiirde. Sonra Ayasofya görünür, ve naylon çoraplı kadınlara götürür onu kaptan, ve o akşam yanına gidemez denizkızının, utancından. Deniz sevgilidir.

Peki hep dost mudur, güzel duygular mı uyandırır deniz? Cevabı “Denizde Bir Şişe” adlı şiirde: “Burada demirledik gemiyi,/ Onarmak için kürekleri,/ Su içmek uyumak için. /Derindi, karanlıktı,/Uçsuz bucaksız uzanıyordu sessizliğinde/İçimize acılar salan deniz”. Yine de bilirler ki varsa bir çıkar yol, yine denizler aşarak varılacaktır düşlenen yere. Çünkü birbirine benzer deniz ve yaşam, nasıl her güçlüğe katlanıp yaşamaya devam etmekten başka çare yoksa, “Denizi kim kurutabilir?” diye sorar şair “Andromeda” da, nasıl deniz gibi kolay kolay kurutulamazsa yaşam da… Bu benzeşim şu dizelerde en uç noktaya ulaşır: “Artık arama denizi ve kayıkları iten dalgaların postunu/ bu göğün altında balık olan biziz, ağaçlar denizlerin yosunu” (“Artık Arama Denizi”).

Üçüncü olarak yine Odysseus’tan söz edeceğim ama bu sefer şair Odisseus Elitis’ten. Gerçek adı Odysseus Alepoudelis olan şair 1911 de Girit’te varlıklı bir sabun üreticisi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sonradan adını Yunan, umut, özgürlük ve güzellik anlamlarını çağrıştıracak şekilde Elitis olarak değiştirdi. 1979 yılında Nobel edebiyat ödülünü aldığında Yunanistan dışında pek bilinen bir şair değildi. Komite ödül gerekçesini şöyle açıklayacaktı: “Onun şiiri, modern insanın özgürlük ve yaratıcılık mücadelesini duyusal bir güç ve entelektüel bir netlikle tasvir eder… Taze, duyusal esnekliği ve her türlü baskı karşısında katı bir disiplinle ödün vermezliği birleştiren Elitis’in şiiri, yalnızca çok kişisel değil, aynı zamanda Yunan halkının geleneklerini temsil eden ayırt edici bir özellik taşır”. Elitis için yüzyıllara uzanan Yunan edebiyat geleneğinin bir parçası olmak büyük onurdu ve tören konuşmasında ödülün onun şahsında bütün bu geleneğe verildiğini söyledi. Söz konusu geleneğin en belirgin özelliklerinden biri ise elbette Akdenizlilikti. Bu nedenledir ki özellikle ilk şiirlerinde sıkça kullandığı ışık ve saflık imgeleri kendisine “güneşi içen şair” denmesine yol açmıştır. Nobel Ödülü basın duyurusunda da belirtildiği gibi: “Deniz ve adalar, faunası ve florası, plajlardaki pürüzsüz çakıllar, dalgaların dalgalanması, dikenli siyah deniz kestaneleri, tuzun keskin kokusu ve suyun üzerindeki ışık, yazılarında sürekli tekrar eden unsurlardır – tıpkı bu dünyayı her yeri kaplayan parlaklığıyla vaftiz eden, aynı anda hem bereketli hem de arındırıcı olan parlak güneş ışığı seli gibi. Duygusallık ve ışık, Elitis’in şiirini aydınlatır. Algılanabilir dünya, tazelik ve şaşırtıcı deneyimlerin zenginliğiyle canlı bir şekilde mevcuttur ve ezicidir.” Gerçekten de deniz ta en küçük hücrelerine kadar sızmıştır şairin: “Otopsi” adlı şiirde “Derinin biraz altında, mavi ufuk çizgisi belirgin çizilmiş / Ve çok miktarda mavilik mevcut kanında” diye tarif eder muhtemelen kendi ölüsünü, “sol kulak boşluğunda ince kum taneleri, / deniz kabuklarındaki gibi”. Sadece deniz mi? “Gördüler ki zeytin kökünün altını damlamış kalbinin gizli oyuklarına” Yani akdenizin bitki örtüsü de bolca geçer Elytis’in şiirlerinde tıpkı diğer soydaşı şairlerde olduğu gibi. Örneklemek gerekirse, “Sonra yan yana, yüzlerimiz/ sütleğen ve zeytinler gibi/ Yağmurdan sırıl sıklam, / “nedir bu koku,” diye sorduk,/ “Bu oğul arılar gibi havaya yayılan? Belsem mi, çam mı, kenger mi, yoksa kekik mi?” “Asmanın üzerine eğilip/ ürperen yapraklardan bir bir/ o tatları tatmak, çiçekleri koklamak istedim;/ oysa aklım üzüm salkımları gibi yoğun, /soluğum böğürtlenlere takılı”. (Angelos Sikelianos, “İlk Yağmur”). “Sonra katırtırnaklarına vuran gölgen, nicedir yaralı, sadık bir köpek gibi seni izleyen/ Öğle üzeri topraksı uykunun yanıbaşında oturup acı defneleri koklayan, …/ yazın oyluklarında beliren bir armut sessizliği var,/ keçiboynuzlarının köklerinde bir durgun su uyuşukluğu” (Yannis Ritsos, “Yunanlıların Öyküsü”) Son olarak Nikos Gatsos’a kulak verelim, sakız ağacından dem vurur o da, incirden elbet ve der ki “Ancak limon ağacının tepesindeki kuşlar/Diri adımların düzenli vuruşuyla şakırsa/Rüzgarlar gelir” (“Amargos”) Doğal olarak, sadece bitkiler değil akdenizin sıcak ikliminde hayat bulan cırcırböcekleri, yılanlar da yer alır şiirlerde.

Sayısız adalarıyla Akdeniz sadece denizden ibaret değildir. “Biliyorduk ki adalar güzeldi/ buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz”, böyle der Seferis ve sonra da Santorini’yi anlatıp Mikene’ye “Ver bana ellerini, ver bana ellerini, bana ellerini” diye seslenir. Mikene Truva Savaşı’nda Yunanlıların komutanı olan efsanevi kral Agamemnon’un ülkesiydi. Bu antik kenti ziyaretin uyandırdığı duyguları anlatan şiir şöyle biter: “Çırılçıplak, bir başak zamanın/ temellerine gömülmüş gövdeler. / Bakan, ne kadar istesen seçemeyeceğin bir noktaya/ durmadan bakan gözler:/ senin ruhun olmaya savaşan o ruh./ Artık sessizlik bile senin değil/ değirmen taşlarının dönmez olduğu bu yerde.” Nikos Gatsos’a ününü kazandıran tek şiir kitabı Amorgos adını yine bir adadan alır. Bu kitap “Yunanistan’ın Alman ordusu tarafından işgal edildiği yıllarda yazılmış ve savaşın korkunç acıları karşısında yiğit bir direniş hareketi için insanın esinleneceği kaynaklar araştırılmıştır.” Ve belki de bir adanın kavramsal olarak kendine yeterli olması, adada kendi işini kendisi görmek zorunda kalan insanların ruhlarına da yansımıştır. “Soyağacı” adlı şiirde Eleni Vakalo şöyle der: “Bizim evde bir kuşak adalıydı, öbür kuşak da şehirli/ Bütün gün evde oturan o güzel kadınları, temizlik yapan, ince entariler giyen beyaz tenli kadınlar / Şehirliydiler…. Babam bir tanrıydı/ onları gözünde ve Babamın arkasında ninem olurdu, /tek başına, o/ adalıydı”. .

Bu yazının bir amacı da Akdenizlilik kavramından yola çıkarak barışa doğru nasıl yol alabiliriz sorusunu akıllara düşürmek, bu doğrultuda, sonuç bölümünde, andığım okumaların bende yarattığı düşünceleri paylaşmak isterim. Bunun için yine meşhur bir Yunanlıya, Zorba romanının yazarı Girit’li Nikos Kazancakis’e başvuracağım. O da Homeros’un destanından yola çıkarak Odissea adlı uzunca bir destan kaleme alır ve özgürlüğü, yeni dünyaları, tanrıyı ve kendi ruhunu keşfe çıkar sözcüklerin denizinde ve bir şiiri “Odisseus Doğayla Özdeşleşiyor” başlığını taşır: “Uslanmak bilmeyen Odisseus başını kaldırdı boşluğa doğru/ ve düşüncelerinin korkunç karanlığına daldı./ Dağ dorukları gibi ışıdı beyninin kıvrımları/yer sarsılıp karanlık çözülen bir yumak gibi yayılıncaya değin;/ gözleri içine gömük, salladı ak saçlı başını ağır ağır,/ ruhu tırtılından kopup sırf ipek kesildi/ ve havanın boşluğunda sabırla ördü kozasını./Kızgın güneşin ateşi sönmeye başlayınca, tatlı anılarla canlandı belleği…/İçinin açan gülü yüreğini emdi, tasaları dağıldı/ve özlemle bitkin teni dipdiri kesildi; / yakıcı bir hale oldu çevresinde aydınlık,/ ormanlar sarsıldı derinden ve yiğit okçu/ kımıltısız ve umutsuz olduğu yere çömeldi; / her yanını saran ormanla sanki gövdesi yeşerdi ve yeşil/ yapraklarla donandı aklı;/ dallarda çiyle parıldayınca, Odisseus da ışıdı, /çünkü bütün gövdesi çiy içinde, ışık içindeydi……. İlk kez duyuyordu yaşadığını ve bir ruhu olduğunu. Odisseus sularla, ağaçlarla, yemişler, hayvanlarla dopdoluydu/ ağaçlar, sular, hayvanlar, yemişler de Odisseus’la dopdolu”.

Odisseus her şeyden evvel kurnazlığıyla, aklıyla öne çıkmış bir savaşçıdır ve Truvaya sızmak için tahta at fikrini ortaya atan da odur. Onun oldum olası üzerinde hükümranlık kurma isteğiyle ötekileştirdiği doğayla ve on yılını denizlerde geçiren bu insanın karayla bu bütünleşmesinde alınacak dersler olmalı. Üç yanımız denizlerle çevrili olmasına rağmen biz Türkler hep bir kara halkı olarak kaldık, deniz bizim için hep “öteki” oldu, onu yaşanacak bir mekan olarak hayal edemedik. “Mavi vatan” kavramı hayatımıza daha yakın zamanda girdi. Oysa bakın Yunan şairleri nasıl kucaklamışlar denizi, güneşi, iklimi, bitki ve hayvanlarıyla Egeyi, Akdenizi. Kimliklerini ararken ona bakmayı ihmal etmemişler. Keşke politikacılar da onlara kulak verselerdi. Çünkü bugün barışın yolu belki de işte bu Akdenizli ruhla yeniden buluşmakta geçiyor, öteki kıldığımız, yabancılaştığımız kendimizle, doğayla, kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve öteki dediğimiz kültürlerle, halklarla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir