Çizgi romana uzak insanlar, genellikle çocuk yaşlarda başlayan ve yetişkinlikte de artarak devam eden çizgi roman okuma tutkusunu anlamakta zorlanırlar. Bir çizgi romanı cazip kılanın; kolay okunabilir olması, içerdiği serüven duygusu, kahramanlık mitosu ve elbette en başa yazılması gereken unsur olarak olayları ve atmosferi okura aktaran görsellik olduğunu düşünürler. Oysa bu yargı, çizgi romanın özünde barındırdığı anlatı gücünü gözden kaçırır. Metinle görüntünün yan yana değil, iç içe geçtiği bu anlatı formunda asıl belirleyici olan, söylenen kadar söylenmeyendir. Çizgi roman, boşluklarıyla da konuşur; bakışlarla, suskunluklarla, paneller arasına sinmiş zaman duygusuyla.
Bazen tek bir eser, okuru bu dünyanın eşiğinden içeri çeker. Hikâyenin kendisinden çok, onu kimin ve nasıl anlattığı önem kazanmaya başlar. O andan itibaren okur, anlatıcıyı arar; çizginin karakterini, sessizliğin ritmini izler. Ivo Milazzo’nun sayfaları, tam da bu eşikte karşılar okuru: gösterişten uzak, neredeyse çekingen bir çizgi diliyle ama kalıcı bir etkiyle.
1947 doğumlu devrimci çizer Milazzo’nun adı, çoğunlukla Giancarlo Berardi ile birlikte yarattığı Ken Parker ile anılır. Ancak bu birliktelik, yalnızca başarılı bir karakter yaratımının ötesinde, çizgi roman anlatısına yöneltilmiş estetik bir başkaldırıdır. Milazzo’nun çizgileri, klasik İtalyan çizgi roman geleneğinin alışıldık yoğunluğunu reddeder; azaltır, sadeleştirir, boşluk bırakır. Bu bilinçli eksiltme, anlatının duygusal yükünü hafifletmez; aksine derinleştirir. Az sayıdaki çizginin ardında öyle bir ustalık gizlidir ki, karakterlerin karmaşık iç dünyaları okura güçlü bir biçimde aktarılır.
Hiç diyalog içermeyen kimi panelleri takip ederken boğazınıza bir düğüm oturabilir. Birkaç çizgiyle yaratılan bu zengin ifade gücü, siyah-beyaz dengesi ve ışık-gölge oyunlarıyla kurulan atmosfer, anlatıyı edebi bir derinliğe taşır. Bu, kolay kolay eğitimle ya da çalışmayla kazanılabilecek bir beceri değildir. Bu anlatım biçimi, teknik bir ustalıktan çok sezgisel bir görme biçimini düşündürür.
Kuşkusuz, Berardi’nin insan psikolojisini merkezine alan, sinematografik akışa sahip usta işi senaryolarının payı önemlidir. Ancak benzeri metinlerin başka çizerlerin elinde aynı sessiz gücü üretememesi, Milazzo’nun farkını daha da belirgin kılar. O, hikâyeyi resimlemez; hikâyeyle birlikte düşünür, onun temposuna uyar, gerektiğinde geri çekilir.
Çizgi roman okurları farklı ekollere, üsluplara ve tercihlere göre sınıflandırılabilir. Benim için Ken Parker okuyanlar ve okumayanlar vardır. Bu ayrımın nedeni, Ivo Milazzo’nun çizgi romanın yalnızca anlatılacak bir hikâye değil, kurulacak bir dil olduğunu hatırlatan bir sanatçı olmasıdır. Onun çizgileri yüksek sesle konuşmaz; ama uzun süre yankılanan bir sessizlik bırakır. Burada sözü, yaşayan efsane Ivo Milazzo ile 25 Ocak 2000 tarihinde yapılmış röportaj için Tuncer Çetinkaya’ya bırakıyorum.

…
Ken Parker’ın Türkiye’de yayın macerasının 12 Eylül sonrasına rastladığını işaret ederek başlıyorum. Baskının derinleştiği; okumanın, sorgulayıp değiştirmeye çalışmanın “tehlikeli” hale geldiği bir ortamda, serinin sığınılacak bir liman haline geldiğini işitince şaşırıyor usta ressam:
“O süreci kabaca biliyordum; ama Ken Parker’ın böylesi bir işlev üstlendiğini daha önce duymamıştım. O dönemde Türkiye edisyonunun küçülterek basılmasından ve kapak çizimlerinde bize ait orijinal görsellere yer verilmemesinden rahatsızlık duyduğumuzu anımsıyorum.”
Sonradan “Grev” ve “Adah” isimli maceraların yayınevinin otosansürüne uğradığını öğrendiğimiz Ken Parker’ın 68 kuşağının özlemleriyle örtüşen bir yanı olduğu tespitine ise katılıyor Milazzo:
“Bizim neslimiz, insanın kendisini kölelikten kurtarması ve barış içinde yaşaması özlemlerine sahipti. Belki sonunda yenik düştük; ama direnç gösterdik. Artık herşey paranın kölesi haline geldi. Yine de Ken’in hayallerimizi paylaşma yolunda attığımız önemli bir adım olduğu görüşüne katılıyorum. Sonuçta bir sanat eserinin değerini belirleyen yaratıcılarıdır.”
Milazzo, Ken Parker’ı öne çıkaran en temel unsurun “kahramanlık” kavramına yaklaşımı olduğu düşüncesini de onaylıyor. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında ortaya çıkan köşeli, (süper ya da değil!) tüm sorunların üstesinden gelen kahramanın yerine bir karakter yaratmak istediklerinden dem vuruyor:
“Bunun 70’lerin sinema algısıyla da ortaklığı var. Ken Parker, 19. yüzyıl Amerika’sında kendi değerlerini bulmaya çalışıyordu ve kafası karışıktı. Benzer bir durumu ABD’nin süper kahraman ekolünde de; özellikle Örümcek Adam’da da görebilirsiniz.”
Söz açılmışken, Marvel ekolünü takip edip etmediğini öğrenmek istiyorum. “Bir kahramanın her şeyi kurtarması eğilimi, Amerika’nın genel kültüründen kaynaklı bir durum; ancak orada da kimi kıpırdanmalara da rastlıyorum.” Bu noktada Milazzo, daha önce pek değinmediği bir olayı açıklıyor:
“1971’de askerliğimi tamamladıktan sonra, Berardi’nin yazdığı bir öyküden yola çıkarak 10 sayfalık bir korku macerasını Marvel’e götürmüştüm. Stan Lee çalışmaya hayran kalıp birlikte çalışmayı önerdi; ancak orada yaşama koşulu işimize gelmiyordu.”
Milazzo, sanatsal yaratıcılığa ticaretin hâkim olmasını içine sindiremediğini ve daha sonra ABD’ye hiç gitmediğini belirtiyor.
Ken Parker’ın öneminin zamanla ortaya çıktığına değinen Milazzo, yola çıktıklarında böyle bir sonuçla karşılaşacaklarını tahmin etmediğini söylüyor. İkiyle en çok soruların başındaysa, Ken Parker’ın yeni serüvenlere ne zaman atılacağı geliyor. 59 bölüm süren klasik serinin dışında periyodu belirsiz yayınlarda takip ettiğimiz “Uzun Tüfek”i, 1998 yılından sonra okumamız mümkün olmamıştı. Soruya gülümseyerek yanıt veriyor sanatçı:
“Parker, eleştirel anlamda dikkat çekmekle birlikte satışlar yönünden hiçbir zaman tam bir başarı yakalayamadı. Örneğin İtalya’da Teks daima daha öne çıkan bir kahraman oldu.”
Dizinin edebi anlamda yeni arayışların sesi olduğu gerçeğini kabul eden ressam, karakterin geldiği noktaya yeni bir şeyler ekleyemeyeceklerini söylese de eklemeden yapamıyor:
“Yine de ben var olduğum sürece Ken’in yaşama olasılığı devam edecektir.”
80’lerde 13 ülkede yayımlanan, İtalya dışında Balkanlar ve Finlandiya’da önemli bir hayran kitlesine sahip olan Ken Parker’ın yaşlı kıta dışındaki en dikkat çeken dostları Brezilya’dan çıkmış. “Peki ya ABD?” diye sorduğumda yine gülümsüyor Milazzo:
“ABD zaten westernin yaşadığı yer. Avrupa için bilinmeyen şeyleri simgelemesi önemliydi; ama Yeni Dünya’da durum farklı. Yine de Kevin Costner’ın ‘Kurtlarla Dans’ ile elde ettiği başarı, Ken’in oralarda da tutunabileceğini gösteriyor.”