Giriş
Akdeniz konumu gereği hem ticari hem de edebî anlamda alışveriş içinde olduğu medeniyetler bakımından antik, orta çağ ve modern dünyanın aydınlık, ışıklı, sıcak belleğidir. İnsanın varoluşunun anlamını pekiştirip çoğaltan, dünyanın sözlerini taşıyan ağızdır. Kahramanlar, bilgeler ve halklar insanlık tarihini burada başlatmış, diller sert taşlar üzerine keskilerle burada yontulmuş ve ilk ateşler kil yongaları üzerinde burada yakılmıştır. İlk kelimeler burada doğmuş ve insanlık entelektüel maceralarını burada ateşlemiştir. En güzel hikâyeler, en uzun destanlar ve en büyük şiirler Akdeniz’in mavi, köpüklü sayfalarında yazılmıştır. Öyleyse bu büyük, mavi, tuzlu, ışıklı, bereketli deniz dünyanın aydınlık, doğurgan belleği değilse nedir?
Dünyanın yedi harikasının yedisi de Akdeniz’dedir. Fakat dünyanın harikaları sadece yediyle mi sınırlı? Elbette rakamlardan çok daha fazlası. Ölümlülerin ve ölümsüzlerin kör bir şair tarafından büyük bir mitolojik enerjiyle anlatıldığı Homeros’un İlyada‘sı ve Odysseia’sı harikalar harikası değil mi? Gılgamış destanı, Sümer, Babil, Akad ve Ebla tabletleri ve Ugarit alfabesi de dünyanın harikalarından.
Avrupa kıtasının adı da Akdeniz’den gelmiyor mu? Tarihle efsaneyi, gerçekle hayali harmanlayarak Doğu’nun Batı’da nasıl doğduğunu anlatan Fenikeli prenses Europa, koca bir kıtaya ad olmadı mı? Bir dönemin yükselen medeniyeti Endülüs, Irak ve Mısır arasında insanlığın şarkılarını dokuyan el-Mütenebbi, Anadolu’dan insanın kalbine yolculuk eden Yunus Akdenizli değil mi? İşte, tüm bu doğurganlıklarından ötürü dünyanın ılık rahmidir Akdeniz ve aydınlık belleği.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, ne kadar uzağa seyahat ederseniz edin, Akdeniz’i yiyeceklerde, giyeceklerde, mimaride ve dilde bulacaksınız. Şarkılarda, danslarda ve tapınak müziklerinde bulacaksınız. Haritalarda, renklerde ve daha pek çok ayrıntıda.
Dört Akdenizlinin Kesişen ve Ayrışan Akdeniz’leri
Günümüzde Akdeniz ve Akdenizlilik, birçok şairin ve yazarın metinlerinde merkezî bir yere sahiptir. Meselenin antik boyutu olduğu kadar, çok dilli çok ırklı yapısından dolayı derinlemesine ve kapsamlı bir araştırma için kolektif bir çalışma yapılmasının gereği açıktır.
Bu yönde yapılacak çalışmalara bir başlangıç olması niyetiyle ikisi Arap (Filistinli Mahmud Derviş ve Suriyeli Nuri el-Cerrah), biri İtalyan (Eugenio Montale) olmak üzere üç şairin metinlerinde Akdeniz temsillerinin nasıl tecelli ettiğini, tarihsel arka planla şiirsel dilin enginliği arasındaki etkileşimleri, Akdeniz’in varoluşsal, metafizik, kültürel ya da sembolik boyutlarını karşılaştırmayı deneyeceğim.
Bahsettiğim şairlerin metinlerinde Akdeniz’in nasıl tezahür ettiğine geçmeden önce, Filistinli İzzeddin Menâsire’nin vefatından iki yıl önce 2021’de kaleme aldığı kendi Akdeniz deneyimi, “Akdeniz Poetikası: Büyük Kenan Denizi Amoro” başlıklı “otobiyografik” yazısından kısa alıntılarla başlamak istiyorum. Şöyle yazıyor İzzeddin Menâsire (2019):
“Ben iki deniz arasında doğdum: Ölüdeniz ve Akdeniz. El-Halil’in girişinde yer alan Halhûl kasabasındaki bir dağdan bakıyordum Akdeniz’e. Fakat iki denizin de sularına dokunamıyordum. Çünkü topraklarımıza “kazık atmış devlet” böyle bir şey yapmamızı yasaklamıştı ve bu yasak hâlâ devam ediyor. Denize sadece uzaktan bakma hakkımız var. Akdeniz’le ilişkim, 1964’te zorunlu sürgün için Filistin’den ayrıldıktan sonra başladı. 1967 Felaketi’nden sonra Filistin’e girmem yasaktı. Bir milyon Filistinlinin 1948 bölgesindeki yerlerinden edilmesinin ardından, bu sefer de Ürdün yönetimindeki Batı Şeria ve Mısır yönetimindeki Gazze Şeridi işgal edildi. Böylece fiilen mülteci haline geldim ama kimse mülteciliğimi kabul etmiyordu. Doğrusu ben de mülteciliği içime asla sindiremedim. Zira her şeyin geçici olduğundan şüphem yoktu.
Akdeniz’de ilk kez 1966’da İskenderiye’de yüzdüm. El-Halil Dağları’ndan geldiğim için denize âşık oldum. Fakat Akdeniz’le en güçlü ilişkim Beyrut’ta oldu; Beyrut sahillerinden Sarafand sahiline, tarih kokan Sur sahiline kadar deniz benim daimî arkadaşım oldu.
Beyrut ve Sayda arasındaki Damur ve Saadiyat plajı ile ilişkim, 1976 yazında yerlerinden edilen Damur’daki Tell Za’ter kampının çocukları için açılan okulun müdürlüğünü yaptığım dönemde de güçlüydü. Sayda’da, Kara Ada yakınlarında yüzdüm.
Derken bu kez de Beyrut’tan ayrılmak zorunda kaldım. Tamamen FKÖ çerçevesinde yaşadığım Beyrut kuşatmasının sonunda arkadaşlarım Cezayir ve Yemen’e gidiyorlardı. Bense nereye gideceğimi bilmiyordum. Bir arkadaşım Tartus’a gitmemi önerdi ve fikir bana cazip geldi. 1 Eylül 1982’de Beyrut limanından Suriye’nin Tartus limanına gidecek olan Şemsu’l-Mutavassit [Akdeniz’in Güneşi] adlı bir Yunan gemisine bindirildim. Gemi, aralarında benim de bulunduğum çocuk ve kadınlardan oluşan 682 gerillayı taşıyordu. Üzerimizde Fransız uçakları uçuyor ve Beyrut limanından Tartus limanına kadar gemiyi izliyorlardı. Nihayet Tartus’a ulaştık, ancak limandaki muhafızlar şehre girmemizi engellediler. Bizi Şam’dan otuz kilometre uzaklıktaki bir Suriye ordu kampına götürmek için yedi büyük otobüs hazırlamışlardı. Otobüste benimle birlikte Iraklı şair Saadi Yusuf, Mısırlı sanatçı Nadya Lutfi ve bazı siyasi liderler de vardı.

Derken Akdeniz Atlantik’le buluştu. 1982-1991 döneminde Tunus ve Cezayir’de yaşadım. Tunus’taki Selva Oteli, Yaser Arafat başkanlığındaki Filistin yönetiminin karargahıydı. Eşim ve çocuğumla birlikte bu otelde Arafat’ın ofisinin yanındaki odada kalıyordum. Belli saatler dışında Tunus’un banliyölerine gitmemize izin verilmiyordu, ancak iki ay sonra Tunus’ta bir ev kiralamamıza izin verildi. Bu şekilde Al-Kahneh Caddesi’ndeki Salambo sahilinde bir evde yaşadım ve evden sadece birkaç metre uzakta olduğu için Akdeniz’le komşu oldum.
1983’te El-Fetih içindeki bölünme sonrasında Cezayir’e taşınmaya karar verdim ve Konstantin ve Tilemsan şehirlerinde yaşadım. Burada da Akdeniz arkadaşımdı: Annâbe Denizi, Cîcel Denizi, Cezayir’in doğusundaki Skikda Denizi, Tilimsan yakınlarındaki Beni Saf Denizi ve denizin Endülüs müziği, Fransızca, İspanyolca, Amaziğ ve Arapça seslere karıştığı Vahran/Oran Denizi.
Sonra Tanca’ya gittim. Faslı bir arkadaşım beni Akdeniz kıyısının son noktasına kadar götürdü. “Suya gir, bakalım ne hissedeceksin?” Ben de onun dediğini yaptım. Su sıcak ve soğuktu. Arkadaşım “Burası Akdeniz’in, Atlas Okyanusu ile birleştiği yerdir,” dedi.
Böylece İskenderiye, Beyrut, Tunus, Cezayir’de yüzdüm ve Akdeniz’in Tanca yakınlarında Atlas Okyanusu ile buluştuğu son noktaya ulaştım. Hayatım boyunca tek bir denize girmeme izin verilmedi: Filistin Denizi. Akka, Hayfa, Yafa, Aşkelon ve Gazze’de Akdeniz’e ulaşmam hep engellendi.”
İzzeddin Menâsire’nin kalemiyle şekillenen Akdeniz’in poetiği, yalnızca coğrafi bir alanı değil Filistin halkının yaşadığı derin acıları, sürgünleri ve kayıpları da yansıtmaktadır. Akdeniz, yazar için hem fiziksel bir mekân hem de içsel bir yolculuğun sembolü. Yüzdüğü her deniz, anıların ve geçmişin izlerini taşıyor. Her kıyı, kaybolan bir kimliği ve geri dönülmeyen bir geleceği simgeliyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen, Akdeniz aynı zamanda umut, arayış ve direniş alanı. Akdeniz’in sularına dalmak, aynı zamanda Filistin’in kaybolan kimliğine, sürgün edilen halkına ve özgürlük mücadelesine bir adanmışlık ve tanıklık anlamına geliyor.
Akdeniz, şairin hayatında sürekli bir varlık olsa da Filistin sahillerine ayak basamamak, onun bu büyük denizle olan ilişkisini her zaman eksik bırakır. Metin, Akdeniz’in yalnızca bir deniz değil, tarihsel ve kültürel bağlamı itibariyle bir halkın hikâyesini, kimliğini ve umudunu taşıyan bir metafor olarak nasıl işlediğini de vurguluyor.
***
Eugeni Montale’nin “Akdeniz” şiiri, 1925’te yayımlanan “Mürekkepbalığının Kemikleri” (Ossi di Seppia) adlı ilk şiir kitabında yer alır. Kitaptaki şiirleri, doğrudan İtalyancadan yapılan Arapça çevirisinden okudum, İngilizce çeviriyle de karşılaştırdım (Montale, 2010, 1998). Montale’nin şiirine ilk dikkatimi çeken Subhî Hadîdî’nin bir sunumu oldu (2022). İtalyan şairin bu şiirleri, bir yandan şairin genel olarak doğayla, özel olarak da denizle kurduğu ilişkinin erken bileşenlerini, diğer yandan da daha derin bir arka planda –belki de o dönemde İtalya’da yükselen faşist hareketlere karşı bir tiksintiyle– kıyı havasına, Ligurya bölgesinde geçirdiği çocukluk anılarına ve pastoral şiirin ruhuna duyduğu eğilimi ortaya çıkarıyor.
Mahmud Derviş’ten seçtiğim şiirlerden “Akdeniz Sahilinden Çıkış” 1973’te yayımlanmış. Şair, o sırada Filistin dışındadır. Önce Kahire’de, sonra Beyrut’ta bir “direniş şairi” olarak şiirini geliştirmeye devam ederken Arap şiirinde gelişmekte olan modernist hareketlere kayıtsız kalmamaktadır.
Mahmud Derviş’in “Ölü Denizde Bir Kenan Taşı” başlıklı şiiriyse 1991 yılına ve şairin Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Komitesi’nden istifa ederek muhalefetini ilan ettiği Oslo Anlaşmaları ile sonuçlanan Filistin-İsrail müzakerelerinin yapıldığı süreçte yazılmıştır. Şiir, estetik anlamda Derviş’in şiir projesinde yeni bir aşamaya işaret ettiği gibi lirik şiir ile epik temanın etkileşimli bir şekilde harmanlanmasını arayan modernist şair olma yolundaki yeni arayışlarını da gösterir.
Kendisini Arapça yazan Akdeniz şairi olarak tanımlayan Suriyeli Nuri el-Cerrah’ın “Akdeniz’in Doğusundan Çıkış” adlı şiiri ise 2018’de yayımlandı. Nuri el-Cerrah’ın şiiri Akdeniz’i, bir coğrafi mekân olmanın ötesine taşıyarak insanlık tarihinin, medeniyetlerin ve bireysel varoluşun metaforu olarak işler. Şairin Akdeniz’le kurduğu ilişki hem somut hem de soyut düzlemlerde, sürgün deneyimleri, tarihsel acılar ve kültürel mirasla harmanlanıyor.
Bunlar, üç şairden ele alınan dört şiirin arka planında, abartıya ya da indirgemeye kaçmadan tespit edilebilen felsefi, ideolojik, siyasi ya da kültürel ortaklıklar. Şairlerin nispeten ayrı kıyılardan Akdeniz’le kurdukları bağlar birçok açıdan benzeşiyor. İtalyan Montale (2010: ), denizi bir öğretmen ve baba olarak görüyor. Bundan dolayı denizle ilişkisi, aidiyet hissi ve uçurum arasında gidip gelen diyalektik bir ilişki. “Akdeniz” adlı uzun şiirinin ikinci bölümünde bu yaklaşımla şöyle diyor Montale (Bu yazıdaki bütün şiir çevirileri Mehmet Hakkı Suçin’e aittir):
“Bana ilk söyleyen sendin
Yüreğimdeki cılız mayanın
Senin mayandan başka bir şey olmadığını
İçimde senin maceraperest yasan:
Hem engin hem çoğul hem sabit olmam, aynı anda.
Ve böyle senin gibi kurtulmam
her kirlilikten. Sen ki kıyılara doğru fırlatırsın
Mantarlar, yosunlar, deniz yıldızları arasında
Uçurumunun işe yaramaz enkazını.” (2010: 82-83)
Mahmud Derviş ise denizle olan diyaloğunu bir Akdeniz kenti olan Gazze’den başlayıp anne, mahkûm prangası, haç, bugün ve gelecekle iç içe geçen geçmişle bitmeyen çoklu göndermelerle zenginleştiriyor:
“Kendiliğimden dönüyorum…
Pencerem uzak olsa annemi görsem
Pranga daha yakın olsa ve kolumdaki nabzı hissetsem
Deniz daha uzak olsa çöllerden korksam
Ah, keşke her şey her şeyin zıttı olsa da içimde nesneler aşınsa
Ve şeklini alsa gerçek neşenin.
Uzaklaştık yakınlaştık uzaklaştık
Ey Mağaradakiler, ayağa kalkın ve beni tekrar çarmıha gerin.
Yarın gelecek ölümden geliyorum
Uzaktaki ağaçlardan geliyorum
Ve şimdimin içinde gidiyorum – ki yarınınızdır sizin.
Bir zambak gibi soydum denizin dalgasını Gazze için.” (2014: 502-503).
Nuri el-Cerrah ise “Akdeniz’in Doğusundan Çıkış” şiirinde, Akdeniz’i bir “yurt” arayışının ve kimlik sorgulamasının sembolü olarak işliyor. Şair için Akdeniz hem bir başlangıç hem de bir çıkmaz; hem bir umut hem de bir enkaz. Bu uzunca şiirin her dizesinde, Akdeniz’in dalgalarıyla beraber hareket eden, tarihin yükünü taşıyan ve varoluşun anlamını sorgulayan bir ses duyuluyor. Bu açıdan şairin Akdeniz’le kurduğu ilişki, yalnızca bireysel bir deneyimi değil aynı zamanda insanlığın kolektif ruhunu yansıtan poetik bir bağ.
“Denizi gemilerle, göğü ufukla doldurduğumdan mı ki
Canavarları besliyor bedenim ve adım
Ve ellerimin güneşini körlüğe gömüyor!
Gelin, ey zamanın canavarları
Burada olacak kavga
Kıyamet burada kopacak.
Gemilerin enkazında, seslerde kopacak
Denizin aynalardan çıkışında,
Ve göğün dağılmasında köpük köpük, aklın imgelerden kaçışında
Ufukta kırılgan…
Ezelin maviliğine ait bir deniz mi bu
yoksa uçurumu mu tablet kırıklarının?
Denizciler, çiftçiler, tepelerin çobanları, Atinalılar, Kıbrıslılar,
Giritliler, Maltalılar, Endülüslü Kartacalılar, Sicilyalılar,
Cenovalılar, Portekizliler, hatta zevkten taşlaşmış Pompeililer
eşliğinde kıyılarda ortaya çıkan Madeira çobanları ve onların İberya bulutlarının yanındaki ekşi etli, yitik boynuzlu keçileri… Kafalarını dev testilere
gömdüler ve yerde yatan halkım için döktüler gözyaşlarını.
Nasıl geri verebilirim bu enkaz denizindeki şarkıcının sesine şarkımı
Denize onun yürüyen gemilerine
Deniz ki bir uçurumdur, mezarlık ve sahra…
Var idim ama olmadım.
Bana bir şey söyleme, bana hiçbir şey söyleme
Diplerde boğulanlarız
Havanın yırttığı ciğerlerle.
Yıldızlar kaydı gezegenler de.” (2018: 21-24).
Şairlerin genel olarak denizle, deniz kıyısıyla, özel olarak da Akdeniz’le kurdukları bağlar güçlü, çoklu ve amaç bakımından çeşitli ve doğrudan ya da metaforik ifadelerle dile getiriliyor. Şairler kimi zaman gerçek, somut ve elle tutulur olgulardan, kimi zaman da sembolizm, mitoloji ve soyutlamalardan yararlanıyorlar. Montale’nin ilk şiir kitabı “Mürekkepbalığının Kemikleri”nde neredeyse her şiirine deniz eşlik ediyor. Gittiği yerde deniz olmasa da şiirlerde devamlı bir deniz ve yüzme hali seziliyor. Mahmud Derviş ve Nuri el-Cerrah’ın şiir külliyatında “deniz” ve türevlerinin geçtiği yüzlerce örnek saymak mümkün.
Montale, Derviş ve el-Cerrah şiirleri arasında fark edilebilecek şiirsel, imgesel ve estetik ortaklıkların başında eski ya da yeni tarih belleğinin işe koşulması yer alıyor. Montale, şiirinde faşizmin yükselişi karşısında pastoral, doğal ve hatta metafizik boyutlar öne çıkarken, bu durum Mahmud Derviş’te Gazze Şeridi’ne aidiyetin, İsrail kuşatmasına karşı direnişin ve Filistin kimliğinin vurgulanması şeklinde tezahür ediyor. Nuri el-Cerrah’ta ise Akdeniz bir hafıza mekânı olarak sunulurken geçmişin izleri bugüne taşınıyor ve bu izlerin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde nasıl yankılandığını gösteriyor. Şiirin arka planında geçmişin trajedileri şimdiki zamanın trajedileriyle birleşerek bir aidiyetsizlik ve yabancılaşma hissine yol açıyor.
Eugeni Montale “Akdeniz” şiirinde şöyle diyor:
“Fakat ne zaman baksam
Dalgaların kıyılarda hafifçe sürüklenişine
Bir hayret sarar bedenimi
Hafızasını yitirmiş birinin
Doğum yerini hatırlaması gibi.” (2010: 96).
Mahmud Derviş ise “Ölü Deniz’de Bir Kenan Taşı” adlı şiirinde şöyle diyor:
“Ve ben benim, meşenin gövdesinde yıldan yıla yeşeren.
Bu benim, bu ben benim. Ve benim mekânımda bu mekân.
Şimdi seni görebiliyorum, nasıl geldiysen geçmişte; ama sen görmüyorsun beni.
Şimdi, şimdimin yarınını aydınlatıyorum geçmişte.
Ve Zamanım uzaklaştırıyor beni mekânımdan. Sonra mekânım uzaklaştırıyor zamanımdan.
Bütün peygamberler ailemdendir, fakat gökyüzü kendi topraklarından uzakta. Ben kelimelerimden.
Deniz, deniz seviyesinin altına iniyor, yüzsün diye kemiklerim ağaçlar gibi suda. Yokluğum bütünüyle ağaçlardan ibaret. Kapımın gölgesi dolunay. Annem bir Kenanlı ve bu deniz sabit bir köprüdür kıyamet günlerinin geçişine.” (2014: 448).
Nuri el-Cerrah’ın “Akdeniz’in Doğusundan Çıkış” şiirinde bahsettiğim durum ise şu şekilde somutlaşıyor:
“Bir defasında bir gemiye kaptan olmuştum
Körlük basmıştı her yanı, karadan eser yoktu
Ve ufku keşfetmiştim kurtarmak için seni
Şehirler kurmuştum, surlar yükseltmiştim
Risaleler yazıp elçiler göndermiştim
Bundan mı şimdi böyle karaya kapatarak
Ödüllendirmektesin beni?
Artık bana ait bir şey yok bu çılgın gezegen üzerinde
Ne doğu var ne batı
Bir şey görmüyorum günlerimin enkazı dışında
Günlerimin göğü altında
Yangınların dumanından
Ve sonların küllerinden başka.
Burada ne bir dağ var
Ne de bir şehir.
Limanda iki asker
Üstümü başımı arıyorlar
Ve kader biçiyorlar bana
Artık yüzüm yabancı değil
Limanlarda
Havaalanlarında
Sınır kapılarında
Her günün ve herkesin hikâyesi benim.
Kırık teknenin kör dalgaya
Seslenen nidasıyım.
Var idim ama olmadım.” (2018: 9-11).
Şairlerin şiirlerinin duygu yapısı, şiirsel duyuş, kelime seçimleri, hatta metaforik sözlüğü işe koşma tarzları arasında benzerlikler var. Buradaki duygu yapısı, şairin dünya görüşünün, ideolojik yaklaşımlarının veya ahlaki tercihlerinin yerini alabilir. Burada deniz, tarihsel ve kültürel bir mahzenin yanı sıra şairlere duygusal enerji verecek malzemeyi sağlayan bir işlev de görür. Bu ise şairlerin ifade gücünü daha fazla özgürleştirir.
Bunu Montale’nin şu dizelerinde görmek mümkün:
“Yine de –baba– şu konuda bize itimadın tam:
Lütfunun bir kısmı yanımızdaki hecelere taşınacak
Ve sonsuza kadar vızıldayan arılara.
Çok uzaklara gideceğiz ama koruyacağız sesinin yankısını.
Nasıl sesleniyorsa güneşe
Evlerin arasındaki loş avlularda gri çimenler.
Ve bir gün mutlaka
Yorgunluk ve sessizlikle beslediğimiz dilsiz kelimeler
Kardeş bir kalp için
Grek tuzu tadında olacak.” (2010: 90-91).
Mahmud Derviş “Akdeniz Kıyılarından Göç” şiirinde de:
“Gazze’de zaman ve mekân değişti
Balıkçılar tek umut şansını sattılar
yıkamak için ayaklarımı
Mecdelli nerede?
Parmakları sabunla eridi
Ve yazılar yazılar boşaldı
Ve askerler muzafferdiler muzaffer
Onun dualarını okuyorlardı.
Ve bir gerilla neşesi arıyorlardı ayak tırnaklarında, avuç içlerinde,
Ve Hacer’in gözyaşlarına bağlıyorlardı hayatlarını. Çöl tenimin üzerinde oturuyordu.
Ve yeryüzündeki ilk gözyaşı bir Arap gözyaşıydı.
Hacer’in gözyaşlarını hatırlıyor musunuz? – Bitmeyen bir göçte ağlayan
o ilk kadını.
Ey Hacer, mezarın kaburgalarından yeni göçümü kutla
Ki yükseleyim evrene
Sonra mezarları kınından çıkaracağım ve kıyısını Akdeniz’in
Yeni göçümü kutla.” (2014: 506-507).
Şimdi de Nuri el-Cerrah’tan bir alıntıya bakalım:
“İstiyorlar ki ölü bir düşünce olayım
Ölümüm hasıl olunca terk eder beni ışık da
Belki bir dağa yansır ya da bir şehre
Ve bertaraf etmek için ışığımı
Kovalarlar beni bir kez daha
Bulandırmak için kanımla Fırat’ı
Ve paramparça etmek için yeryüzünün kitabını adımla.
Var idim ama olmadım.
Güneş etrafta gezinen ölülerin üzerinde parlıyor
Ne kendi yüzümü görüyorum
Ne de başkasının yüzünü.
Var idim ama olmadım.
Deniz ayağa kalkıyor ve göğü gasp ediyor
Ne gölgemi görebiliyorum
Ne bedenimi mersin ağacının arkasındaki.
Kaybolursa şayet suretim suretinde eşyanın
Bil ki sonuna varmışımdır yeryüzünün
Ve artık geri alabilirim yabancının gölgesinden
Yabancının bedenini
Ve Şam’ın bağı diyebilirim yeryüzüne.
Var idim. Yeryüzünü dişliyorlardı etimde
Ve suretler icat ediyorlardı
Benim için parçalanan suretimden
Ki öleyim ve inkâr etsin beni
Kaderim ve ölümüm de
Var idim. Deniz penceremdi suretimdi yelkenimdi
Ve köpükten bir askerdi vakit
İlahların enkazı
Tabletlerde.” (2018: 12-17).
Şairlerin, denizin tarih saklama gücüne dair imgelemlerinin yoğunluk oranı şaşırtıcı derecede yüksek. Bu ise şiirlerdeki deniz, tarih ve dil arasındaki etkileşimi görsel bir zenginlikle artırıyor. Montale, kayaların acısını dindiren, gökyüzünün tarlalarına hükmeden, rüzgârda asılı kalan bir denizden ve ışıktan oklar fırlatan hava tapınaklarından söz ediyor.
Aynı şekilde Mahmud Derviş de göğsünde ağaçlardan oluşan bir selden, eriyen ışıktan ve yankıya dönüşen çakıl taşlarından, şairin babasına taş uçuran bir taş şiirden ve fesleğen dağıtmak için evlerden uçan güvercinlerden bahsediyor.
Nuri el-Cerrah ise şiirinde dalgaların göğü gasp ettiği, kanatların maviliğe dokunduğu ve labirentler içinde yankılanan bir denizden söz ediyor. Bu deniz, enkazın ağırlığını taşıyan ama aynı zamanda sırları açıklayan bir maviyle nefes alıyor.
Son olarak şiirler ses ve görsel dinamizm bakımından da birbirine yakın görünüyor. Sesin kullanımı yalnızca ritim, şiirsel ölçüler, kafiyeler vb. düzeylerde değil. Aynı zamanda biçimler ve anlamlar arasındaki ustalıklı ahengi de içeriyor. Şiirlerdeki bu özellik, şiirleri “ekoeleştiri” açısından inceleyecek olanları memnun edecek düzeyde. Günümüzdeki insanın doğanın sesleri dışında neredeyse her şeyi dinleyerek az çok sağırlaştığı bir ortamda, Akdeniz şairlerinin genel olarak doğanın, özel olarak da denizin sesini paylaşmaları, aşırı romantik ya da pastoral olmadan yaratılan bu çevre dostu şiirlere başka bir değer katıyor.
Sonuç Yerine
Örneklerden de anlaşılacağı üzere Montale, Derviş ve el-Cerrah’ın değindiğimiz şiirlerinde tarih ve bellek varoluşsal, siyasi ve kültürel meseleleri ifade etmek için bir araç olarak kullanılır. Montale, Akdeniz’i bir öğretmen ve baba olarak görürken, onun genişlik ve sabitlik arasında bir denge kuran yasalarını dile getirir. Derviş, Akdeniz’i işgal ve direnişe karşı ulusal kimliği kökleştiren bir diyalog alanı olarak kullanır. Nuri el-Cerrah ise Akdeniz’i kimlik sorgulaması ve yurt arayışının sembolü olarak işler; böylece Akdeniz hem umut hem de enkaz haline gelir.
Bu şiirlerde dil, tarihin izlerini taşıyan bir okyanus gibi derinleşir. Şairler, tarihsel olayları bireysel ve kolektif hafıza düzeyinde yeniden yorumlayarak, onları daha geniş bir estetik ve simgesel bağlama oturtur.
Kaynakça
el-Cerrâhi Nûrî (2018). Nehrun Alâ Salîb. Amman: el-Muessese el-Arabiyye li’d-Dirâsât ve’n-Neşr.
Hadîdî, Subhî (2022). “Bahru’t-Târîh ve Muhît el-Luga: el-Abyad el-Mutavassit Beyne Montale ve Mahmud Dervîş”, el-Mihrecân ed-Davlî li’l-Luga ve’s-Sakâfe el-Arabiyye, Milano, 17-19 Mart 2022.
Manâsira, İzzeddîn (2019). “Şi‘riyyet el-Abyad el-Mutavassit: Bahr Amûrû el-Ken‘ânî el-Azîm”, el-Hivâr el-Mutemeddin, https://www.ahewar.org/debat/show.art.asp?aid=641820 (Erişim tarihi: 15.11.2024).
Montale, Eugenio (1998). Collected Poems 1920-1954, tr. Jonathan Galassi, New York: Farra, Straus and Giroux.
Montale, Eugenio (2010). İzâmu’l-Habbâr, çev. İzzeddîn İnâye ve Muhammed el-Hâlidî, Abu Dabi: Kalima.
Dervîş, Mahmûd (2014). el-A’mâl eş-Şi’riyye el-Kâmile I, Ramallah: Mu’esseset Mahmûd Dervîş.
Dervîş, Mahmûd (2014). el-A’mâl eş-Şi’riyye el-Kâmile II, Ramallah: Mu’esseset Mahmûd Dervîş.