Fantastik Şeyistan, Kötü Köylüler ve Aşırı Özgüven

Özcan Alper’in “Karanlık Bir Gece” filmini, üzerinde temellendirildiği anlaşılan ‘linç’ ve ‘homofobi’ kavramları üzerinden ‘iyi kotarılmış bir didaktik film eskizi’ olarak izledim. Doğallıkla bu, “Sonbahar”ın yönetmeninden beklediğim bir sanat eseri değildi.

Ana karakter

Erkek kahraman, ortağı olduğu ‘linç’ ve mağduru olduğu ‘homofobi’ kültürüyle bağlantılı olarak başına gelen bir trajedinin ardından hiç gülümsemeyen bir karton karakter olarak sunulmuş. Çektiği vicdan azabı, yaşadığı mutsuzluk ne kadar derin olursa olsun, bir edebiyat ya da film karakterinin yüzünde birkaç saat, birkaç gün, hatta birkaç yıldan ibaret olmadığı apaçık bir ‘kurgu zamanı’nda hep aynı ifade varsa bunu yadırgarız. Bu gerçekçi değildir çünkü. Okur ya da izleyici olarak biz bir sanat eseri ile, son çözümlemede, ‘gerçeklik’ yardımı ile ilişki kurarız. Sanatçı bundan bilerek uzaklaşmış ya da bunu bilerek dışlamışsa ‘gerçek üstü’, ‘absürt’ ya da başka türlü adlar verilebilecek, kasıtlı olarak gerçekçi olmayan bir biçem bütünlüğü ortaya koyulmuş olması beklenir. Seyrettiğimiz filmin gerçekçi-konvansiyonel bir anlatım yapısına sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Köylü Erkek Güruhu

Ana erkek karakterdeki bu tekdüze ve yaşamsal inandırıcılıktan yoksunluk, köylü genç erkek ‘güruhu’ için de geçerli filmde… Kökü, dayanağı ve bağı meçhul bir kötülük, kabalık ve sığlık güruhu var karşımızda… Eski, kötü köy romanlarındaki, kötü ağa ve imam karakterlerini hatırlatıyor. Böylesine kaba bir kötüleyicilik karşısında, filmin erkek kahramanın bu güruhtan ayrışması sanatsal bir maharet gerektirmiyor senarist ve/veya yönetmen için… Ana kahraman dışında kalan köylüler içinde inandırıcı, gerçek ya da sanatsal karakter esini sayabileceğimiz bir karaktere rastlayamıyoruz. Boşluk dolduran tipler bunlar. Karton.

Köylü erkek ‘güruh’u temsil eden oyuncular, oynarken sığmaya zorlandıkları bir benzerliğe mahkûm edilmişler; yalnız fiziki özellikleriyle ayırt edilebiliyorlar birbirlerinden… Ama, topluluktaki her bir oyuncu, kendilerine tanınan/dayatılan bu sınırlı alandaki oyunculuklarında bile başarılılar…

Söylemeye gerek var mı? Sanatçı olmak, bir karakteri veya topluluğu kötü çizerek onun üstünden kötülüğü yargılamak kolaycılığı değil. Ama sanat-piyasa ilişkileri güçlendikçe ve çekilen filmler, yapılan resimler ya da yazılan romanlar daha çok “iş” olarak adlandırıldıkça, bu türden bir ‘sanat pratiği’ ile daha sık karşılaşır olduk. Bu sanat görünümlü projeleri kotaranların, bir yaratıcı sanatçı aşırılığı olarak ‘mesih kompleksi’ içinde olduğunu söylemek onlara iltifat olur. Olsa olsa piyasa götürdüğü sürece sorgulamadıkları aşırı bir güven duyuyor olmalılar kendilerine…

Büyük sanatçılar, hiçbir zaman Mesih olmaya soyunmazlar; değerli sanatçı olmak isteyenler de yaratıcılıklarını keyfi bir ‘bozyap’ kurguculuğuna indirgemezler. Gerçek sanatçılar, kötülüğü anlatırken, onu aynı zamanda anlaşılır kılarlar; mazur ve/veya haklı gösterirler demiyorum burada. Kaba kötülüğü ya da kötülüğün görünen halini sinema ile değil belgeselle anlatmak daha tercih edilir bir durum olmalıdır. Bu filmde anlaşılır kılarak yargılamak yerine baştan itibaren ve her yönü ile tereddütsüz bir kötü sunularak o suçlanmaktadır. Bunun için sanat eseri üretme zahmetine girmeye gerek yoktur. Ve nihayet, köylülüğün elbette eleştirilecek nice kötülüğü vardır, bu kötülükler abartı ile de dile getirilebilir bir sanat/sinema eserinde; ama insanın olduğu her yerde kötülük bir “salt kötülük” olarak ortaya çıkmaz. Kötülük, kendini -deyim uygunsa- saçma iken bile ‘makulleştirir’, anlaşılır kılar ki sanat bunu anlatır. Böylece okur ya da seyirciye insanı anlama kapısı açar.

Bu film, seyirciye anlama kapıları tümüyle kapatılmış kötülükle dolu. Kaskatı bir kötülük… Usta bir ajit-prop filmi gibi sanki… Yönetmenin ahlakçı solculuğu sanatçılığına galip gelmiş.

Ana Kadın Oyuncu ve…

Ana kadın oyuncuyu da erkek güruhundaki oyuncular kadar ona biçilen rolünün gereğini yapmak konusunda başarılı buldum. Ama onun oynadığı karakter de bir bütünlüğe ulaştırılamamış filmde ve bu senarist ve/veya yönetmenle ilgili bir konu. Filmdeki bütün karakterler gibi kadın başoyuncu da bir karakter ‘iması’ ya da ‘eskizi’ olmaktan öteye geçememiş. Bu ima ya da eskiz, bilinçli mi, kaza mı diye soramıyorum. Bana bilinçli bir kaza gibi görünüyor…

Filmdeki her karakter, hikayedeki ağırlığı ne olursa olsun filmin icrasında keskinleştirilmiş ve belirlenmiş köşeleri dönemiyor, sınırları aşamıyor; hiçbir özgürlük ya da esneklik tanınmamış gibi oynuyorlar. Yineleme olacak; filmde karakterler yerine tipler var…

Kasabadan çıkmaya çalışan, kadınlığın mağduriyeti kadar avantajının da -kendiliğinden- farkında olan, sıradan, güvenilmez bir köy kızı tipi… Tip tanım cümlelerinin gerekleri arasında geçişsiz. Ondan ötekine zıplıyor sanki… Filmde karakter tasarımları o denli az sahneyle ortaya konulmaya çalışılmış ki; bir film fragmanı izler gibi sanatsal ayrıntı ve geçiş tadı özlüyoruz filmde. Acaba, birisi, montaj ve kurgu sırasında azami tasarruflu olun mu dedi ya da bunun ardından yetiştirilmesi gereken bir başka, çok önemli proje mi vardı gibi sorular geldi filmi izlerken aklıma… Yoksa Nuri Bilge Ceylan amma da uzatıyor deyip, bak bir filmin sahneleri ne kadar da tartımlı olabilir mi demek istedi yönetmen?

Düğünün ortasındaki o ‘film icabı’ dokunaklı türkü ve bakışmalar da neydi öyle? Filmi, çizgi film kolaycılığına çeken bir acelecilik ve kolaycılık daha… Filmin başında, ana karakterin film boyunca değişmeyen acı çeken yüzle pavyonda bağlama çalarken, bir yandan telefonuna bakması da tuhaftı biraz… Senaryoda yer alan, “Pavyonlarda bağlama çalan ana karaktere bir gün bir mesaj gelir” cümlesini, cümleye indirgenmemiş bir sahne olarak görebilirdik. Ne demek istedik? Her sahnenin minicik de olsa hikâyeden bağımsız bir kendi sinematografik kimliği olmalı ve seyirci onu tadabilmeli… Cümleyi görsele tercüme etmek olmamalı yapılan…

Maktulün babası ile ablası oldukça yüzeysel çiziktirilmiş. Filmde olmasalar ne olurdu? Film biraz daha fakir olurdu o kadar… Varlıkları neye, ne kattı? Doğrusu, biz bir şey anlayamadık… Bu tiplerde, ana kadın karakterde dile getirdiğimizden de öte sahne, ifade ve öykü yetersizliği var. Boşluk dolduruyorlar senaryo eskizinde….

Sözün burasında şunu da soralım: Tarih boyunca kaç meczup kendine Gidengelemez Dağları’nı yurt seçmiş? Yönetmen sormuş mu bunu hiç köylülere… Ya da oralarda birkaç gece geçirmiş mi, çekimler dışında? Mekana duyarsızlık diyeceğim, öznelci bulunabileceğimi bile bile…

Mekân ve Maktul

Gidengelmez Dağları demişken… Akseki-İbradı yöresinin bu görkemli dağlarının adı ve görselliği dışında filme biraz daha nüfuz etmesini kim istemezdi? Bazı karakteristik mekanlar ‘nötr’ mekanlar olarak kullanılmaya elverişli değildir. Bu, yabancılara ya da yabancılaşmış seyircilere ilginçlikler sunma hevesinden kaynaklanan bir ‘arıza’sı bizim ‘yeni’, ‘entelektüel’ ve Batılı ülkeler sinema yarışları üstünden ülke seyircisine beğeni arz eden sinemamızın bize kalırsa… Ne demek istediğimi bu dağları görenler, hakkında bir belgesel olsun seyredenler daha iyi anlayacaklardır; ama filmden edinilebilecek izlenim dahi bu söylediklerimizi önemli ölçüde destekleyecektir düşüncesindeyim.

Ya maktul? Bu tipik Kadıköylü şehirlinin kontrastının, Osmanlı’nın şeyhülislamlarını ve Cumhuriyet’in bürokratlarını yetiştirmekle ünlü ve Cumhuriyet Anadolu’sunun en aydın beldelerinden biri olan İbradı’da aranmasını, film içinde mekânın belirsizleştirilmiş olması yüzünden eleştiremeyeceğiz; ama bu seçim hakkında birkaç söz etmekten de kendimizi alamayacağız.

Bir yönetmen, seçtiği film mekânını çevresinden ve kültüründen bu denli koparabilir mi? Koparabilir elbette… Hatta o beldenin pastoral görünümünü, mimarisini -bu filmde olduğu gibi- kullandığı halde, beldenin insanının şivesini ve yaşantısını bile bir başka bölgenin insanıymış gibi sunmayı seçebilir. Ama niye? Mekânın kimliksizleştirilmesi, mekânı kimliğiyle sunmaya karşın daha farkında/amaçlı bir seçim ise bu anlaşılabilir.

Peki, bu seçiminde yönetmen, işlemeye çalıştığı düşünsel, kültürel ya da siyasal kavramları daha iyi işlemek dışında başkaca bir kaygıya itibar etmiş midir? Yoksa, kolayına geldiği için mi bu yolu seçmiştir? Hatta başka türlüsünü yapamadığı için mi bu böyledir? Evet, sormak biraz haksızlık olabilir ama lafın gelişi olsun soralım; beldeye ve kültürüne en ufak bir ilgi duymadığı için olmasın? Biz, mekânın kendi kültürelliğinden koparılarak bir ‘şeyistan’a dönüştürülmesinde sinemasal/sanatsal bir ‘hikmet’ bulamadık.

Filmin şehirlisine dönelim: İbradı olduğu belirtilmeyen taşra/kırsal ve o beldede yaşayanlarla oluşturduğu yapay zıtlık bir yana, tuzaklarını iptal ettiği iki köylüyle yaşadığı olayda onları nasıl hızla silah çekip kelepçelediğini görünce pek yadırgadık bu baş erkek-munis karakteri… Oraya kadar bunu yapması olanaksız bir işlenmemişlik vardı çünkü üzerinde. Zaten bir fragman gibiydi bu sahne de bir ‘aksiyon’ filminden… Bu sahne, bu karakterin öncesinin uzantısı olamazdı… Dahası, köylülere söyledikleri…

Yok, yok; kendinin Karadeniz taşrasından/kırsalından olduğunu o mekânı buram buram yansıtabildiği ilk filminden bildiğimiz yönetmenin böylesine plastikleştirmemesi gerekirdi, ister köylü ister şehirli olsun bu filmdeki karakterleri ve mekânı… Her karakterin bir mekanla ihmale gelmez bir ilişkisi vardır absürt olmayan sanat eserlerinde…

Geçelim başka bir boyuta: Anadolu kırsalının neresinde olursa olsun, turistik olarak dahi biraz dolaşan biri -olayın bütün tarafları bakımından söylüyorum- köye yeni gelmiş bir bekâr memurun köylü bir genç kıza evinde baş başa matematik dersi verip filtre kahve ikram edemeyeceğini bilir… Bu çağdaş bir filmde oluyorsa, o mekân yapay-salt kurgusal -gerçekçi olmayan- bir öykü bağlamına mahkûm ediliyor demektir. İzleyicideki gerçekçilik duygusunu dikkate almıyor demektir.

Toparlarsak…

Sonbahar filminin çok başarılı bulduğumuz yönetmeninin, film gösteri ve festivallerinde siyasal sözlerle bizim veya başkalarının imanını tazelemek yerine, eserlerindeki sanatsal öze, öykülerindeki inandırıcılığa ve bütünlüğe odaklanması gerekir. Yoksa bunlar film değil birilerinin desteklediği projeler, “işler” olur…

“Karanlık Bir Gece”, reklam filmlerine ait bir zaman-tempo anlayışı ile birbirine hızla eklemlenen güzel sahnelerin olduğu; oyuncuların karakter olmasına yeterince izin verilmemiş olsa da tipleri fevkalade güzel canlandırdıkları; akıldan çıkmayacak Gidengelmez Dağları ve Akseki/İbradı Düğmeli Evleri görüntüleri olan ve bütün bunların mesih kompleksi ile filme dönüştürülememesinin ‘harika’ bir ürünü olmuş. Film, böyle de seyredilebilir.

Netflix’te bunu aşacak filme rastlamak nasılsa pek de mümkün değil bu uzun kış gecelerinde…

Şöyle bitireyim: “Köylüleri niçin öldürmeliyiz” cümlesinin üçüncü defa yazılmasına ne gerek vardı? Sanatımız toprağına ve insanına yeterince yabancılaşmıştı zaten.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir