Kara Çadır Neye İtiraz Eder?

Bu yıl 8’incisi düzenlenen Yörük Çalıştayı’na damgasını vuran konuşmalardan biri de Ümit Uysal’a aitti. Muratpaşa Belediye Başkanı’nın, “Kara çadır Türkiye Cumhuriyeti’nden yanadır, başka da kimseden yana değildir.” cümlesiyle özetlenebilecek bu önemli konuşmasının bir bölümüne dergimizin sayfalarında yer veriyoruz.

Yörük Çalıştaylarını her yıl ifade ettiğimiz gibi, “Nostalji olsun, ne günlerdi o günler diye geçmişi yâd edelim” diye yapmıyoruz sadece. Yeni kuşaklara, toplumumuza, ülkemize geçmiş kadim kültürümüzün işlediği ögeleri hatırlatarak geleceğe yön vermesi için, bir laboratuvar olabilmesi için düzenliyoruz. Bu amaçla hep beraber Türkiye’nin dört bir tarafından toplanıp konulara detaylı olarak eğiliyoruz. Yazılı metinleri, bilgiyi çoğaltıyoruz. Bu yıl da “Yörüklerde Kadın” temasına eğiliyoruz. Kadının yeri, kadının konumu. Biliyorsunuz, dünya haritasını açmışlar; dünyada buluşları yapanlar; doğuya, batıya, kuzeye, güneye yön veriyor. Avrupa’nın ortasından dikine bir çizgi çizelim -İtalya’nın çizmesinin burnundan itibaren olabilir- yukarı doğru kutba kadar giden bir çizgi, Afrika’nın burnundan aşağı doğru insin. Bu çizginin doğusuna Batı Avrupalı Anglosakson araştırmacılar; bilim insanları, siyasetçiler, sosyologlar -genel popüler retoriğe göre- “dünyanın doğusu” diyorlar, kendilerini de “dünyanın batısı” olarak adlandırıyorlar. Doğuda kalan toplumlarda biz varız, İran var, Rusya var, Ortadoğu ve Uzakdoğu toplumları var. Dünyanın doğusunda kalan toplumlarda kadın konusu, batısında kalanlara göre daha büyük bir problem olarak görünüyor. Dünyanın her yerinde cinsiyetler arası her türlü eşitsizlik; fırsat eşitsizliği, sosyal ekonomik haklar anlamında eşitsizlik, medeni hukuk anlamında eşitsizlik, adaletsizlik var. Ama dünyanın doğusunda daha fazla var. O eşitsizlikler, çok eşlilik, kadın hukukunun zayıflaması, zayıflatılması. Türkiye’mizde son yıllarda özellikle çok ağırlaşan şiddet tablosu, üzerinde çokça durulması gereken bir konu olarak kendisini hatırlatıyor.

Bu kültürün, bu yaşamın bugünün modern dünyasına söyleyeceği çok şey yok mu? Çalışıyor muyuz yirmi dört saat? Hakça paylaşıyor muyuz? Oba’da herkesin sürüsü vardır, ama beraber yayılır hepsi. Mülkiyet hakları keskin değil. Mülkiyet her şey değildir. Kamu hukuku daha önemlidir. Yani Oba’nın genel hukuku kişisel mülkiyet hakkının önündedir. Bundan öğreneceğimiz bir şey yok mu? Bizim idarecilerimizi, yöneticilerimizi seçerken meritokratik davranmak, en iyilerini seçmek, kadınına, erkeğine, yaşına, başına bakmamak, onu kalitesine göre değerlendirmek gibi hususlardan öğreneceğimiz çok şey var bence. Yörük kültüründen insanlığın öğreneceği, Türkiye’mizin öğreneceği çok şey var.

İşte bu bilgiyi, bu içeriği toparlamak ve bugüne söz söylemek üzere; bugünkü eşitsizliklere, dengesizliklere karşı doğru yaklaşımı örnek olarak sunmak üzere bu çalışmaları yapıyoruz. Yörükler, yörük kültürünü konuşmaktan çok hoşlanırlar. Ama burada asıl önemlisi Türkiye’nin en önemli konuları hakkında geleceğe dair söz söylüyor olmamız Yazılı ve sözlü bilgi kaynağı oluşturuyoruz. Kuru gürültüyü bir kenara bırakıyor, kayıt oluşturuyoruz.

Bu yıl, “Kara çadırın duruşunu biraz ifade edelim” dedim. İki türlü kara çadır var tahayyülümüzde. Biri içinde yaşadığımız fiziki kara çadır. Bir de Baş Yörük Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği kara çadır. Yani diyor ya, “O, Toroslar’ın tepesinde varsa sorun yoktur” diye. Demek ki o kara çadırda bir güvence var, o kara çadırda bir sigorta var Türkiye’nin geleceği için. O ayrı bir şey. Fiziki bir kara çadır değil, o kavramsal bir şey. Bir anlayışı, bir ruhu, bir zihniyeti ifade eden bir şey. İşte o kara çadırdan da biraz söz etmek lazım.

Yörük kültürü siyaset üstü kalır. Tabi bununla beraber, bununla beraber kara çadırın kaygılarını ifade etmezsek o ayrı bir vebaldir. Bakın kara çadır çok ağır bir kavram, bir vasiyetname. Baş Yörük’ün bir vasiyetnamesi. O çadırın kaygıları olması lazım, uyarıları olması lazım. Hepimizin anlaşabileceği ortalamada, hepimizin paylaşabileceği duygu zemininde kaygıları var o kara çadırın. Ben kimse adına konuşmadan, kendi fikrim olarak bunları ana hatlarıyla ifade edeceğim. Bu dünya haritası burada. Biraz önce çizgiyi çizdik. Güney Afrika’nın ortasından yukarıya doğru, İtalya’nın çizmesinin topuğunu kestik. Orada Slovenya var, Vatikan var, yukarı çıktık. Finlandiya’dan yukarı doğru kutba kadar… Bu çizginin doğusunda, Soğuk Savaş’tan sonra Balkanlardaki birkaç ülke için konuşabiliriz. Ama bu çizgiyi iki meridyen, iki boydan bu tarafa taşıdığımızda, oranın doğusunda bizden başka ulus devlet yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nden başka anayasal devlet yoktur. Yani bir anayasa çerçevesinde, bütün farklılıklarını aşarak, farklılıkları inkâr etmeden, asla öyle bir derdi olmadan; ama o farklılıkların üzerinde bir millet tanımı üzerinde birleşerek, “Türk milleti” tanımı çerçevesinde bu şemsiyenin altında buluşarak; Edirne’den Hakkari’ye, Artvin’den Muğla’ya bir ulus devlet, bir anayasal demokrasi inşa etmişiz. “Dünya birinci liginde kalacağım ben” demişiz. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nun son otuz yılında biliyorsunuz, asıl merkez kabul edilen Balkanlardan, 1878-1912 arası Rus Savaşı’ndan Balkan Harbi sonuna kadar kazındık, öyle değil mi? Maalesef çok kanlı, çok acı bir sayfa. Milyonlarca insanımız öldü. On iki kez Rodop hükümetleri kurulmak istenip tamamı öldürüldü. Osmanlı münevverleri, o travmayı yaşayınca Anadolu’ya tırnaklarını geçirdi ve burada biz ulus devlet kurabildik. Kökenler farklı farklıydı; ama hepsi birleştiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular. Atatürk’ün önderliğinde ve Türk milleti tanımı çerçevesinde birleştiler, buluştular. Farklılıklarını bilmiyorlar mıydı? Çok iyi biliyorlardı. Ziya Gökalp’in yerel dilde, göçe dilinde dilbilgisi kitabı vardı. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin teorisini yazdı. “Benim fikirlerimin kaynağı Ziya Gökalp’tir” diyor Atatürk, biliyorsunuz.

Bu insanlar, şimdiki “entelektüel”in aksine her şeyi bilen, farkında olan insanlardı. Farklılıklarını bilmelerine rağmen bir ulus devlet çatısı altında birleşmeden dünyanın birinci liginde kalamayacaklarını, dünyanın ileri devletleri arasında olamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne diyor 1930 senesinde? “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Fransız siyasetçilerden şunu diyeni duydunuz mu: “Seçimler yeni geçti. Sayın Fransızlar, Sayın Polonezyalılar, Uyanalılar, Cezayirliler.” O ayrımların hepsini aşıyorlar. Fransız kimliği altında buluşuyorlar. Etnik olarak Fransız demek değil o. Hukuki olarak tasada ve kıvançta beraber bir milletin ferdi olmak demek. Ya da İngiltere seçimlerinde “Sayın İskoçlar, Hintliler neredesiniz?” sözünü duydunuz mu hiç? Amerikan seçimleri yeni geçti daha. Duydunuz mu, “İspanyollar, Meksikalılar, İrlandalılar.” Peki Türkiye’de niye bunu yapıyorsunuz? Mikrofonu alan herkes bir marifetmiş gibi bizim bütün etnik, mezhepsel ayrımlarımızı durmadan niye tekrar ediyorlar? Dertleri ne yani? Dünyanın batısında durum öyle iken doğusunda niye böyle? Biz bir ulus kuramaz mıyız? Bizim dünyanın birinci liginde ileri bir ekonomi, ileri bir ulus devlet, ileri bir demokrasi kurmaya hakkımız yok mu? Biz birleşemez miyiz? Biz Ortadoğu’dayız diye mezheplerimize, etnisitelerimize, kökenlerimize, kültürlerimize göre dilim dilim ayrılmak zorunda mıyız?

Bunlara dur diyeceğiz. Bence kara çadır buna itiraz eder. Kara çadır, bir ülkenin bekası için siyasetçilerin dokunamayacağı bağımsız bir yargı olsun ister. Çünkü bir ülkenin temeli adalettir. Eğer onun bunun kendine çekip çevirebileceği bir adalet sistemi varsa, o ülkenin geleceğinden emin olamayız.

Kara çadır kendisi yirmi dört saat çalışır, herkes yirmi dört saat çalışsın ister. Kara çadırda yaşayan adam, Oba’nın çıkarları dışında sote bir yerde bir davar kesip yemez. Kara çadır, Türkiye’nin kaynaklarının çok adil, hukuki, şeffaf, verimli kullanılmasını ister. Kara çadır üretir, ekmeğini taştan çıkarır. Her sene ithalatımız ihracatımızdan yüz milyon dolar fazla. Bütün dünyaya yüz milyar dolar ilave ödeme yapıyoruz her sene. Aldığımız, sattığımızdan yüz milyar dolar fazla. Kara çadır bunu kabul etmez, Gece gündüz çalışır, O çadırın geleceğini garanti eder. O çadırda yetişen çocukların geleceğini garanti eder.

Türkiye’mizin geleceğinde siyasetçilere bu hizayı vereceğiz. Bakın bunu yapamazsak bu ülke yaşayamaz. Hiç eyyamcılığa, yağcılığa gerek yok. O parti, bu parti fark etmez. Bu kadar kritik bir coğrafyada siyasetçiye bu hizayı vermezsen bu ülke devam edemez. Önüne gelen bu ülkeyi kafasına göre çekip çeviremez. Çalışacaklar, üretimi organize edecekler, kalkınmayı organize edecekler. Gelecek nesillerimizi güvenceye alacaklar. Sattığımızı aldığımızdan fazla hale getirecekler. Dünya sıralamasında -bize vasiyeti var Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün- muasır medeniyetle yarışır hale getirecekler. Kişi başına milli gelirde ülkeyi ilk yirmiye sokacaklar, ilk otuza sokacaklar hiç olmazsa. Ondan sonra siyasetçiler sokakta ben çalıştım, ben başarılı oldum diye gezecekler.

Hangi siyaset olursa olsun uyacağı kurallar olmalı. Bu ülkenin iyiliğine olan her şeyin yanındadır kara çadır. Bu ülkenin kötülüğüne olan, ayrışmasından, dağılmasından, zarar etmesinden, ekonomisinin çökmesinden, eğitim sisteminin teknoloji dünyasına ayak uyduramamasından, geri kalmasından, sağlık sisteminin insanlara adil hizmet verememesinden kaygılıdır. Kara çadır, bu ülkeyi yöneteceğim diye soyunan beylerden beylik ister. Adalet ister, çalışma ister, uzak görüşlülük ister. Birliği, beraberliği arttırmak ister, pekiştirmek ister. İnsanları ayrıştırmak değil, birleştirmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni topyekûn bir kuvvete dönüştürmek ister. Kara çadır Türkiye Cumhuriyeti’nden yanadır, başka da kimseden yana değildir. İşte o kara çadırı temsil etmemiz lazım. Türkiye’nin terazisini tutmamız lazım. Türkiye’nin geleceğine yön vermemiz lazım. Türkiye’nin geleceğine bir vatandaş hukuku çerçevesinde el koymamız lazım. Bakın, bunu kara çadır yapamazsa kimse yapamaz. O yüzden sorumluluklarımızı şöyle kaba ana hatlarıyla haddim olmayarak bir hatırlatmak istedim. Türkiye için neyi ifade ettiğimizi bir hatırlatmak istedim. Sırtımızı sıvazlayıp kullanan çok oldu. Ondan sonra yayladan orman kadastrosu geçirdiler, sahilden toplama kadastrosu geçirdiler. Bizi dımdızlak, hayvanlarımızla ortada bıraktılar. Biz o numaraları çok gördük. Hem geçmişte gördük hem de şimdi. Şunu bilsinler: Biz bu ülkenin toprağının her zerresinin sahibi gibi davranırız. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da sahibidir. Biz Yörüklerin de bu ülkenin her çakıl taşının sahibi olmaya hakkımız vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir