“Keçi Yoksa Aşk da Yok!”

Eğitimci, yazar, şair ve ressam Halil Erdem’le Antalya Sanatçılar Derneği’nde (ANSAN) açtığı resim sergisinde bir araya geldik ve sanatçının kaleminin de fırçasının da aynı mecradan beslendiğine tanık olduk: Anadolu bozkırı ve insan…


Şizofren Çiftliği ve toplumsal yarılma

Şizofren Çiftliği, bireysel bir travmadan çok kolektif bir bilinç yarılmasını işaret ediyor görünmektedir. Romanın adındaki “şizofreni” kavramını, modern toplumunun hangi yapısal bölünmeleriyle ilişkilendiriyorsunuz?

Eğitimli, düşünen, sorgulayan, ülkesi ve geleceği için endişe duyan iki yüz bin dolayında gencimiz 12 Eylül’de işkencede, darağaçlarında, sürgünlerde telef edildi. Gençlerin eğitimleri yarım kaldı, işsiz kaldılar, değersizleştirildiler.

Bu bilinçli sıfırlamadan tüm kesimler payına düşeni aldı. 12 Eylül’ün oluşturduğu korkular giderek toplumun her kesiminde paranoyaya neden oldu.

Romanda, 12 Eylül zindanlarında, polis saldırılarında hafızasını kaybeden Apan karakterinin kırsalda, ıssız bir değirmende, gözden uzak babasının çabalarıyla sağlığına kavuşma, aşkını anımsama ve yaşamını yeniden kurma öyküsüdür Şizofren Çiftliği.

Ana karakterin silinen bellekten geri gelen geçmişi, acı da olsa onlarla yaşamasını öğrenecektir.


Merkez–çevre ve üretim ilişkileri

Metinde köy, kasaba ve şehir; yalnızca mekân değil, aynı zamanda farklı üretim, aidiyet ve bilinç rejimlerinin temsili olarak kurgulanıyor. Bu üçlü yapıyı, merkez–çevre kuramları veya bağımlılık teorileri çerçevesinde okumak mümkün müdür?

Seksen öncesinde tarımıyla, hayvancılıkla, özellikle kırsalda kendi kendine yeten bir halk ve ekonomik bir yapı vardı. Emperyalizmin dayattığı ekonomik model içindeki ilk ajanda, keçilerin dağlarda yasaklanması, karasığırın imha edilip maliyetli besi hayvancılığına geçilmesiydi.

Sonra pancar üretiminin kotalarla azaltılması ve şeker fabrikalarının özelleştirme bahanesiyle kapatılması, kâğıt fabrikalarının önce özelleştirilip sonra hurdaya ayrılması gibi yıkım projeleri, halkı üretimden uzaklaştırarak ait olduğu topraklardan koparıp kentlerde birer tüketici durumuna düşürdü.

Yukarıda sözünü ettiğim birçok ekonomik unsurdan sadece keçinin Toroslar’da yasaklanması bile hem maddi hem kültürel anlamda Yörüklüğü bitirmiştir.

Keçi yoksa yaylacılık da yok, göç yolundaki ayrılıklar, özlemler, aşklar yok; dolayısıyla türküler yok, kilim yok!

Kısaca söylersek üretim ve tüketimden kaynaklanan bütün kültürel unsurlar yok olmuştur. Atatürk’ün söylediği o dumanı tüten Yörük çadırı yok; ona atfedilen bağımsızlık karakteri yok.


“Keçi yoksa aşk da yok!”

Eğitimci, yazar, şair ve ressam Halil Erdem’le Antalya Sanatçılar Derneği’nde (ANSAN) açtığı resim sergisinde bir araya geldik ve sanatçının kaleminin de fırçasının da aynı mecradan beslendiğine tanık olduk: Anadolu bozkırı ve insan…

Nadire Sönmez
Söyleşi

Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi 51
antsanat


12 Eylül ve edebiyat

Romanın başkişisi Apan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin doğrudan mağdurudur. Sizce darbe edebiyatta artık tarihsel bir dönem mi, yoksa hâlâ süregiden bir travmatik yapı mıdır?

Darbe sadece siyasal bir dayatma olsaydı bu yaraları çoktan sarardık. Edebiyatı da bir dönem yazını olarak kapanırdı; oysa öncesi de emperyalist planının bir parçasıydı, sonrası da toplumu derinden etkileyen, ülkeyi bu duruma sokan yıkım projesidir; bugün bunu bütün kesimler yaşıyor.


Doğa, üretim ve ontolojik direnç

Doğa, romanda hem sığınak hem de yeniden kurucu bir alan olarak beliriyor. Özellikle su değirmeni mekânı, üretimle şifa arasında bir bağ kuruyor. Bu noktada doğayı, modernitenin yıkıcı etkilerine karşı ontolojik bir direnç alanı olarak mı düşünüyorsunuz?

Değirmenin çalışmıyor olması ile üretimden uzaklaştırılan yöre insanları arasında bir bağlantı kurmak gerek. Ayrıca kırsalda her zaman ontolojik bir esintinin varlığını hissedersin, görürsün.

Kuantum gelişmeleriyle de gördük ki doğa kendi bilinciyle yaşıyor. 60’lı yıllarda yalan makinesiyle yapılan deneylerde bitkilerin kendileri için alınan olumsuz kararları 90 km’ye kadar algılayabildiği anlaşılmıştır. Korkuyor, tepkisizleşiyor.

Topraktaki mantarlar aracılığı ile kendi türünü ve akrabalarını besliyor, yardım ediyor. Ben Apan’ı doğaya teslim ederken fantastik bir anlayıştan değil, gücünü tanıdığım, bildiğim doğaya teslim ettim.

Karakterin sağlığına kavuşması doğaya olan bağlılığındandır. Bugün kentlerde yorulanlarımızın kendini doğanın içine atarak iyi hissetmesi de bu sağaltıcı güçten gelir.


Üretim ahlakı ve kültürel süreklilik

Romanın arka planında güçlü bir üretim ahlakı vurgusu dikkat çekiyor. Üretimi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda etik ve kültürel bir değer olarak mı ele alıyorsunuz?

Evet, çok doğru bir tespit. Üretim ve tüketim ilişkilerinin yarattığı kültürel uzantılar, dayatılan uygulamalarla sonlandığı anlamına geliyor ki bugün Yörüklüğün geldiği son nokta da budur.

Keçinin derisiyle endüstriyel boyut, etiyle sütüyle bir üretim düzeni yok oldu. Yörük yaşamı içinde üretilen kültürel uzantılardan sadece keçiye bağlı çok sayıda mitolojiler, ritüeller, zeybekler, türküler, boğazlar, kilimler bitti.

Kendine özgü yöresel halk dili kayboldu. Böylece binlerce yıldan beri yaşayan etnik bir yapı da asimile edilmiş oldu.


Yeni çalışmalar

Son olarak bundan sonraki sanat çalışmalarınızdan da bahseder misiniz, neler var dağarcığınızda?

Çoktandır demlemede tuttuğum şiir kitabı ile roman aynı anda yayınlandıktan sonra, bu ara boşluğu ve yorgunluğumu gidermek için elime yeniden aldığım fırçalarımla on ay gibi bir sürede ortaya çıkan resimlerimi de 24 Şubat itibarıyla ANSAN’da sergilemiş bulunuyorum.

Benim için dinlenmek başka bir disiplin; yaşamım boyunca da bu böyle sürecek gibi görünüyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir