9. Antalya Edebiyat Günleri’nin ödüllü yazarları, etkinlik kapsamında eğitimci ve yazar Tuncer Çetinkaya’nın konuğu oldu. Kutlu, Işık ve Arat’la gerçekleştirilen söyleşi, özellikle Ayla Kutlu’nun ilk kez günışığına çıkan anılarıyla dikkate değerdi.
Hoş geldiniz… 9. Antalya Edebiyat Günleri’nin bu bölümünde ödüllü yazarlarımızla buluşacağız. İlk sözü Onur Ödülü sahibi değerli yazarımız Sayın Ayla Kutlu’ya vermek istiyorum. Antakya edebiyatınızı nasıl etkiledi?
Öncelikle herkese bir miktar sabır, bir miktar gülücük ve bir miktar da hüzünlenme vaat ediyorum. 1938’in 14 Ağustos günü Antakya’da doğdum. Doğduğumda herhalde yazar olacağım belliydi; çünkü hiç bağırmamışım. Biliyorsunuz yazarların çok işi olur. O yüzden kuru gürültü çıkarmak için bir nedenleri yoktur. Otururlar, başlarını önlerine eğerler… Sonuçta ben de, “Aldı kalemi eline, gör bakalım Ayla Kutlu neler der” misali doğmuşum. Çok küçük yaşımda işi şarkıcılıkla başladım. Babam akşamcıydı; çok kültürlü bir ilkokul öğretmeniydi. Savaş yıllarıydı, evimizde ekmek yoktu, yemek yoktu, ama çok kitabımız vardı. İki erkek kardeşimle biz, karnımızı kitap okuyarak ve onları parçalayarak doyururduk. Kitap parçalamak bir oyundu.
Türkiye’nin çok zor koşullarında, üstelik de Hatay’da doğuyorsunuz. Uzun yıllar Fransızların işgali altında kalmış, müthiş milliyetçi duygulara sahip bir yer. Bunlar sana açlık duygusunu unutturacak kadar heyecan veren şeylerdi. Bu heyecanı dört yaşındayken algılamaya başladığımı söyleyebilirim. Her şeyim erken oldu benim. O yüzden sakın uydurduğumu sanmayın sakın. Hepsinin altına imzamı atarım.
Antakya değişik bir toprak parçası. Bir süre Fransızların etkisinde kalmış; sömürülmüş mü bilmiyorum. Halkına ilişkin bugüne kadar hiç anlatmadığım; ama beni çok etkileyen bir öykü ile sözlerime devam etmek istiyorum. Babam hem öğretmen hem gazeteciydi. Hem resim yapar hem de ud ve keman çalardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Çapa’da tesadüfen iyi yetişmiş devlet elemanlarından biriydi. Gazeteciliği sayesinde girişken bir adamdı. Bir gün “Hadi kızım, seninle bir adamı ziyarete gidelim.” dedi. Biz baba-kız el ele tutuşup bir eve gittik. Okula henüz başlamamıştım. Altı ahır, üstünde insanların oturduğu iki katlı bir evdi. Bizi bir odaya aldılar. Odada bir yatağı, o yatakta da yaşlı ve hasta bir adam vardı. O tarihlerde sıtma çok yaygındı. Nereden tanışıyorlar bilmiyorum, ama babamı görünce sevindiler. Babamla konuşurlarken ben de sağa sola bakıyordum. Odanın birinde duvara yapıştırılmış Milli Piyango biletleri vardı. Gidip babama, bunları neden koymuş diye sordum. Babamın dikkatini çekmemiş olacak ki, o da adama sordu. Adam, “Tayyare Piyangosuyla Milli Piyango biletleri hocam.” dedi. Babam da “Bunlara bir şeyler çıkmıştır herhalde, değil mi?” diye sordu. “Bilmiyorum” dedi adam. Babam, “E, peki sen neden aldın bunları” diye sorunca, adam, “Hava Kuvvetlerine yardım etmek için çocuklarıma para veriyorum, onlar biletleri alıyorlar, ben de duvara yapıştırıyorum. Ve diyorum ki, ‘Ey Hükümetim, ben sana ancak böyle yardım ediyorum.’” Nasıl etkilendim, anlatamam. Yani dünyada iyilik yapmanın, insanlara yardımcı olmanın birtakım çok ince duygulara dayandığını kabul etmek lazım. O yaşadığım durum bana çok büyük bir ders olmuştur. Bu hikâyeyi ilk defa anlatmamın sebebi, artık 86 yaşında olmam ve çok zamanımın kalmadığı bilmemden kaynaklanıyor. Bunu acı vermek için söylemiyorum. O amcadan bu kentin güzel insanlarına bahsetmek düşüncesi hoşuma gitti.
Sizi yazmaya iten neydi, bizimle paylaşır mısınız?
İsterse övünmek gibi olsun, ama ben çok iyi bir bürokrattım. Felsefem şuydu: “Ben hayatımı buradan kazanıyorsam, saygın bir görev yapıyorsam bunun karşılığında bu çabamdan dolayı rahatlayacak, sorunu çözümlenecek insanlar da olacaktır. Onlara en büyük saygıyı ve kolaylığı göstermem gerekir.” İdarecilikteki iddiam ve çabam bu yolda olmuştur. Bu da yine memuriyetimin ilk yıllarında yaşadığım bir olaydan kaynaklı olarak gelişti. Bu hikâyeyi de ilk kez anlatıyorum.

Evlendim, hamileyim… O yüzden beni normalde görev yaptığım atama şubesi müdürlüğünden daha kolay bir bölüme aldılar. Yönetici olarak çok sevilen biriydim. Emeklilik işlerinin kâğıda geçirildiği şube olan tahsis müdürlüğüne geçiş yapmıştım. Doldurulmuş kâğıtların altına imza atılan bir işti sadece. Bir gün odamda dışarıya çıkmıştım; geri geldiğimde memurlarımdan biri, “Efendim, çok yaşlı bir beyefendi geldi. Hizmetlerinin eksik çıkarıldığını ve bu yüzden maaşının düşük bağlanacağını, geçinemeyeceği için çok zor durumda kalacağını söyledi. Kendisini bir türlü ikna edemedik.” dedi. Gençliğinde sarışın ya da kızıl saçlı olduğunu düşündüğüm, büyük olasılıkla Rumeli’den bir kaymakamdı. Sorununu tekrar anlatmasını istedim. Anlattıkları çok karmaşıktı, ne yapacağımı bilemedim. Memurlarımdan biriyle konuştum, yapacak bir şey yoktu. Ben de daha iki yıllık memurdum ve çok acemiydim. Haklarının daha önce yendiğini ona nasıl söyleyeceğimi bilemez bir durumdaydım. “Efendim, elimizden geleni yapıyoruz; hatta Emekli Sandığı’yla da temasımız var. Gerekirse orayla da konuşacağım.” dedim. Adamsa, “Sizin ne demek istediğinizi yüzünüzden anlıyorum; ama emekli bir kaymakama 43 kuruş maaş bağlanmaz. Bu parayla geçinemiyorum.” dedi ve gözünden bir damla yaş aktı. O gözyaşını görmemek için başımı öne eğdim ve dizlerindeki iki tane gizli yamaya tanık oldum. “Tanrım” dedim, “Bana güç ver! Yalnızca İçişleri Bakanlığı Atama Şube Müdürlüğü’nde değil, hayatım boyunca insanlara yardım edebileceğim bir güç istiyorum senden.” Ve Allah dualarımı kabul etti. Erkek evlat istiyordum; doğurdum; çok da nitelikli bir çocuk oldu. Yazmak, insanlara okumanın zevkini, ülkesinin insanlarının karakterlerini, yaşam koşullarını, serüvenlerini, Türkçeyi yapabileceğimin en iyisi biçiminde konuşmayı, yazmayı ve bu resmî görevlerim bittikten sonra da o insanları sanatla bir santim bile olsa yukarıya götürmeyi başarabilmeyi çok istediğimi, başka hiçbir dileğimin olmadığını Tanrı’ya mı kendime mi söyledim bilmiyorum. Ama bunu çok kesin biçimde bir fikir haline getirdiğimi biliyorum. Övünmek gibi olsun veya olmasın, çok çalışkan bir insanım. Evimin temizliğini de yaparım, komşularıma yardımcı olmaya da çalışırım, kedilerime kendimden bile iyi bakarım… Bütün bunların içinde günün birinde bu hayatın artık bana yetmediğini, başka şeyler de yapmam gerektiğini ve bu başka şeylerle insanların içsel dünyasına seslenmeyi bir görev addedebilir miyim, bu işi yürütebilir miyim diye yoğun bir biçimde düşünmeye başladım.
Sizi en çok etkileyen, yazarlık serüveninizin başlangıcında yolunuzu aydınlatan isimlerden bahseder misiniz?
Babam, dediğim gibi çok marifetli bir adamdı. Karikatür çizer, şiir yazardı. Gazetelerdeki “Arkası Yarın”lı tefrika yazıları içeren haftalık ve aylık dergiler çıkarırdı. Birisinin adı “Defne”ydi. Her şeyini kendisi yapardı. Pul biriktirirdi, çok renkli bir insandı. Ben de hep onun rengini taşımak istedim. Sanıyorum şimdi babam rahattır. Kızı, onun yapmak istediği birçok şeyi, en çok da yazma işini hayatının merkez noktasına taşıdı. Şimdi hala yazacağım birçok şey olduğu kanısındayım; ama kafam çabuk yoruluyor artık.
Yazma konusunda, hem basmayı sağlama konusundaki girişimler yönünden, hem de yazığım en güzel metinlerin aslında çok sıradan şeyler olduğunu söyleyen, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü yapmış ünlü yazar Erhan Bener’den çok yardım aldım. En büyük hocam o olmuştur. “Pencereden bakarak bir olaya tanık olursun, ama yazar olamazsın. Ben senin başarılı olacağını biliyorum Ayla” demişti bana. “Yazar olmak için bu işi önce kafanda, sonra kafanla kalbin arasındaki yoldan kalbine geçirerek, ondan sonra da damarlarının en uç noktasına kadar geçirerek insan sevgisini, duygu ve düşüncelerini yazmaya çalışacaksın. Bunları ilke edinirsen çok iyi bir yazar olursun.” dedi. “Kelime haznen geniş, kültürlüsün, sürekli okuyorsun.” diye ilave etti. İşte böyle karşınıza geldim.
İyi ki geldiniz. “Kaçış”ta 27 Mayıs öncesini tasvir ettiniz. “Islak Güneş”le çok partili döneme geniş, Marshall Yardımı, Demokrat Parti ve Menderes Yıllarını. “Tutsaklar”da siyasi mahkûmları merkeze aldınız. “Bir Göçmen Kuştu”da Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Urfa’ya göç eden bir aile ekseninde Cumhuriyet’in ilk yıllarını anlattınız. Edebiyat çevrelerinde sizinle ilgili, yapılan yorumlarda, hep “Tarihle Roman Arasındaki İlişki”den bahsedilir. Bu konuda bizlere neler söylemek istersiniz.
Kendimden söz ederken dikkat ederseniz gizli gizli övünüyorum. (Gülüşmeler…) Aslında bunu istemiyorum, ama ne yapayım? Tarihi çok sevdim; seslendiğim okura sevilebilecek, ondan çok daha önce öğrenilmesi ve pay çıkarılması gereken bir bilim olduğunu söylemek zorunda hissettim. İnsan eğer bir işi severek yapıyorsa, işine saygı duyuyorsa ve bu yaptığı işin insanlara bir faydası olduğuna inanıyorsa kuşkusuz daha başarılı olur. Bütün bunları insanlığa bir katkısı olmasını isteyerek yaptım. Belki aile içinde annemin büyük sorumluluklar yüklediği bir insan olduğum içindir. Yani 11 yaşındaki bir kız çocuğuna en küçük, en yaramaz ve sonradan ülkenin mevcut hukukuna aykırı tavırlar içinde bir delikanlı olan, o sırada 1,5 yaşındaki kardeşi emanet edilirse sonuç böyle olur. Bu öyle bir sorumluluktu ki, ortaokul öğrencisi kızların bir araya geldiği cumartesi ve pazar tatillerini yaşamasına izin vermeden, çocuğu o kızın eline tutuşturup, “Arkadaşlarına gideceksen kardeşini de götüreceksin.” Tavrını da içeriyordu. Böylelikle o yaşta annelik yapmayı öğrendim; müthiş bir sorumluluk duygusu kazandım. O çocuğu dünyalar kadar sevmek de cabası! Çünkü bir şeye çok emek verirseniz, çok sevmeyi de öğrenirsiniz. Sonrasıysa biraz trajik! Çünkü arkadaşlarım artık “Ayla gelmesin, çocuğuyla geliyor ve onun hizmetçiliğini yapıyor.” demişler. Böylelikle eve kapanmak zorunda kaldım ve küçük hikâyecikler yazmaya başladım. Bu bana her zaman kompozisyonda başarılı olma imkânı verdi. Böyle giderken evdeki kitaplar tüketildi, kütüphanelere dadanıldı.
Derken bürokratlığımın 15. yılında bunların bana yetmediğini, artık yazmak, insanlarla duygu ve fikirleri paylaşmak ihtiyacında olduğumu fark ettim. Biraz evvel zaten yardım aldığımı söylemiştim. Sonrasında artık bana yazar diyecekler diye kendimi göklerde uçarken bulduğumu söyleyebilirim. Ama arkasından eleştiriler gelmeye başladı. Her eleştiride yatağa girip, kafama da bir tülbent bağlayıp matemler tutmayı öğrenmiştim. İşte bugüne geldim, 86 yaşında 20’yi aşkın roman, 20’den fazla çocuk kitabı ile sanırım Türk Edebiyatına bir şeyler vermiş bir insanım.
Hala uğraşırım; yazarlık konusunda gençlere yardımcı olmaya çalışırım; çünkü en iyi bildiğim şey yazarlık. Sonra zaman zaman beni ödüllendirirler. Hele bu sene, Antalya gibi daha önce hiç görmediğim bir kente gelip, çok büyük bir onurla beni şenlendirirler. Sizinle de karşı karşıya bırakırlar. Bütün bunlar için çok teşekkür ederim.
Bizler size çok teşekkür ediyoruz. Dilerseniz şimdi sizleri biraz dinlendirip, Yılın Öykü Kitabı Ödülü’ne değer bulunan Ayşen Işık’a dönmek istiyorum. Önce sizi tanıyalım ve sonra da bu ödülün sizin için anlamını dinleyelim.
1968 İstanbul doğumluyum, ama çocukluğum Bursa’da geçti. Üniversiteyi Ege Üniversitesi’nde okudum, tekstil mühendisiyim. 1989’da okuldan mezun olduktan sonra, 2008 yılına kadar hiç ara vermeden konfeksiyon sektöründe, fabrikalarda çalıştım. Edebiyatla ilişkim çocuklukta başladı. Evet, yazıyordum; ama ileride bir yazar olurum düşüncesinde değildim. Yoğun iş hayatında bile okumayı asla bırakmadım. Kitap okumadan geçirdiğim bir günü yaşanmamış sayıyordum. Benim için dinlenmek, beş-altı sayfa kitap okumak anlamına geliyordu. Yazmaya ise hayatımın dönüm noktalarından birinde başladım, iyi ki de öyle yapmışım. Bir ara yazmayı, “Hayatı, hayat yapma çabası” olarak görüyordum. Ayakta kalmalıydım; yani bir şekilde bilgisayarın başına iyi geçmiş ve yazmaya başlamışım diyorum. Yazmaya başladıktan sonra o yalnızlığı kendi başına üretmenin beni çok mutlu ettiğini ve özgürleştirdiğini fark ettim. Verdiği haz çok büyüktü. Günlük hayatta başkalarının çok fazla etkisi altındayız; oysa yazarken sadece kendinizle baş başasınız. Ödül gerekçesindeki “Gösterişten uzak, alçakgönüllü bir dil tutturmak” diye başlayan cümle beni çok etkiledi.
Öykü çok zor bir tür. Bunu yazmaya başladıktan sonra anlıyorsunuz. Her birkaç sayfada bir başka bir dünyaya giriyorsunuz, başka birinin hikâyesini anlatıyorsunuz. O anda gerçekten kendimiz değil de yazdığımız o kişilerin dünyalarını öncelemeniz gerekiyor. Bunun için de her seferinde -gerçekten abartmıyorum- dili yeniden öğreniyormuşçasına zorlanıyorum; çünkü yazdığınız karakterin ne düşündüğü, ne söylediği aslolan. Kendinizi aradan çıkarmak zorundasınız; ama bazen bunu yapamıyor, Ayşen’in sesini duyuyorum. O zaman kalkıyorum çalışmanın başından. Bu yüzden bana bu ödülü veren seçici kurula, en çok da gerekçeli kararından dolayı teşekkür ediyorum. Bir şey daha eklemek istiyorum: Ülkemizde bizler, her şeyden, her yaptığımız iyi ve güzel şeyden özür dilemek zorunda hissediyoruz sanki kendimizi. Yazdığım için özür dilemeliyim, başarılı bir kitabı kaleme aldığım için özür dilemeliyim. Başarı gibi sıfatlar her ne kadar beni korkutsa da ödüller de değersizleştirilmeye çalışılıyor. Ödül alanların sevincine ortak olmak yerine, onların nasıl bir mücadeleyle masanın başına geçip nasıl zorluklarla boğuştuklarına kulak asmadan, yargılayıcı, küçümseyici, torpil olduğunu düşünen, öykü sistemini eleştiren, aslında sizin yaptığınız işi ve sizi değersizleştiren bir düşünce var. Buna, “Bizim ata sporumuz” diyorum. İnsanların sevdiği bir şeyi bulup onunla uğraşması bu ülkede kabul edilemiyor nedense. O yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Herhangi birine yazdığım ve nasıl bir tepki alacağımı bilmediğim öykülerimin başkalarını ulaşmış olduğunu görmek beni çok onurlandırdı. Bu organizasyonun bir parçası oldum; burada çok güzel insanlarla tanıştım. Adını -büyük bir mahcubiyetle söylüyorum- yazar ve şairleri dinledim. Çok teşekkür ediyorum; iyi ki yazmışım, umarım hep yazarım.
Ben de size teşekkür ediyor ve aynı soruyu Gülser Kut Arat’a yöneltiyorum.
Merhaba… İlk öykü kitabımı bu yaşta çıkarmış olmakla epey eleştiri aldım; ama doğrusu bu pek umurumda değil. 1957 yılı Ankara doğumluyum. Selanik göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Öğretmenli Bölümü’nde okudum. 78’li yıllarda okurken tam da siyasal öğrenci olaylarının içindeydim. Bundan gurur duyuyorum, iyi ki de yer almışım. Kuşak olarak çok acılar çektik, kayıp bir kuşağız. Başlangıçta yazma gibi bir niyetim yoktu aslında. O acılı yıllardan sonra bazı nedenlerden dolayı öğretmenlik yapamadım. Dışarıdan emekli oldum. Yapamadığım için herhangi bir eziklik yaşamadım; daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı okullardan Fransızca derslerini kaldırmıştı.
Çok okuyan bir çocuktum. Babam da öyleydi; sanatla, özellikle de sinemayla ilgilenirdi. En büyük şansım babamdır. Benim de bu bağlamda sinemaya aşırı ilgim olmuştu. Sinema ve edebiyat benim için hep paralel bir biçimde yol almıştı. Yazma gerekçem, belki yaşadığım tecrübelerdendir. Bu konularda çok yazıldı; ama kendi bakış açımdan, kendi süzgecimden geçirerek böyle bir dosya hazırlama gereği duydum. Bu arada 2016 yılında Ankara Öykü Derneği’yle yolum kesişti. Tabii birçok eksiğim vardı; kendi başıma okuyordum; eleştirel okumada çok iyi olmadığımı biliyordum. İlk önce eleştirel okuma atölyeleriyle başladım, sonra Faruk Duman Yazı Atölyesi’ne devam ettim, ayrıca Onur Bütün’le tanışma olağı buldum. Onunla Feminist Edebiyat Eleştiri Atölyesi’ne devam ettim. O, benim metinlere bakış açımı çok değiştirmiştir. Sonra çevremdekiler, birdenbire, “Sen çok koyursun, neden yazmıyorsun?” demeye başladılar. Başlarda internet dergilerine yazı gönderdim; yayınlandıkça hoşuma gitti. Bu sefer de basılı dergilere yollamam gerektiğini düşündüm ve olaylar bu noktaya kadar geldi. Atölye hocamla tanıştığımda kendi geçmişimizden bahsettiğimde, bunun çok önemli bir veri olduğunu söyledi. O dönemleri aktif olarak yaşarken bazı rollerim olmuştu. Çok acı kayıplar vermiştik. Karanlığım da var bu işin içinde; ama bu karanlığı kendi içimde yaşamış, kimseyle paylaşmamıştım. Bunu belki bir şekilde ortaya çıkarma gereğini duymuş olmalıyım ki ortaya “Kıran Yeli” çıktı. İyi ki öyle oldu ve bana destek verildi. Seçici kurulun eserimi değerli bulması beni ayrıca mutlu etti. 78 Kuşağı’nın bir üyesi olarak o dönemde mücadele eden, isimlerini sayamayacağım pek çok arkadaşımı kaybettim. Bu ödülü onlar için kabul ettim.
Ayla Kutlu’ya dönelim. Bir sinema yazarı olarak sormadan geçemeyeceğim. Geçenlerde özel bir sohbetimizde sinemayı çok da sevemediğinizi belirtmiştiniz. Ama 1995 yapımı, Tunç Başaran imzalı “Sen de Gitme Triyandafilis”, Başaran dışında senarist kadrosunda Macit Koper’le birlikte yer aldınız- sizin eserinizden uyarlandı. 1930’lu yıllarda Fransız işgali altındaki Antakya merkezli bir filmdi. Bu deneyime ilişkin neler söylemek istersiniz?
Bu konuda kişisel bir yargım var. Onaylasanız da onaylamasanız da bu konudaki yargım değişmeyecek. Sal edebiyat sinemaya çok uygun bir metin yapısına uygun değil. Sinemanın kendi doğruları var, anlatının başka doğruları. Bu iki doğru aynı noktada asla birleşemiyor. Bunun en başında parasal nedenler geliyor; çünkü yazar aklına gelen her şeyi yazabilir. Onun üç cümlede yazdığı şeyi yönetmen görsel hale getirirken çok para harcamak zorunda ya da o heyecan verici cümleleri iki lafla da geçiştirebilir. Ben de bir eserimi sinemaya verdim ve hayatım boyunca böyle bir şey yaptığım için kendimi asla affetmeyeceğim. Ancak “Sen de Gitme” fevkalade büyük bir uyum sağladı ve belki de “Ayla Kutlu adında bir hatun kişi var, güzel şeyler de yazıyor. Bak işte bunu Tunç Bey de negüzel filme dönüştürmüş.” dedirtmişti. Çok ödülü olan da bir film oldu; çünkü bizim kendimize özgü haksızlığa uğramışlık duygusu dışında, “Triyandafilis” çok sıcak, çok insancıl, çok rastlanabilir bir hikâyeyi yaşayan, çok masum bir çocuk. Böyle bir şey olunca film ister çok kaliteli olsun, isterse de kaliteden epeyce kaçınılsın, bütün insanların aklına gelen ilk şey para olur. Cümleyi görsele çevirmek o kadar çok para gerektiriyor ki, bunları bilmediğim için senaryoyu yazarken dümdüz gittim. Sonuç ise ya çok kötü ya da yarım kalmış bir film oluyor. Yani sinemanın kendine özgü duygu yakalama araç ve gereçleri var. Ayrıca farklı bir dili var. Düzyazıda siz her insanı başka türlü konuşturabilirsiniz. Sinemada görsellik çok önde olduğu için sizin farklı konuşmasını istediğiniz bir adamın cahil, görgüsüz, bilinçsiz olduğu intibaını veren bir görüntüsü olabilir. Bu yanlışlıkla seçilmiş de olabilir; ama sinemanın birtakım heyecan verici ya da izlettirici niteliklerini kıstığında, sinema seyircisi bu durumdan hiç hoşlanmaz. Bu söylediklerimi bizat yaşadım. Çekilen bir filmden dolayı yaşadığım ve bin defa pişman olduğum, bir daha asla hiçbir sinemacıya vermeyeceğimi düşündükten sonra, nurlarda yatsın Tunç Başaran beni ikna etti. “Bunlar iki ayrı hayvandır Ayla. Sen onlara aynı hayvanmış gibi muamele edemezsin.” dedi. “Bizim dertlerimiz, çözümleyeceğimiz şeyler başkadır, senin çok önemsediğin ve çözümleyeceğin şeyler başka…” dedi.
İlk yapılan film çok zor oldu, çok pişman oldum, ayrıca seyredilmedi de. Yerden göğe kadar haklıydılar; galiba en çok da ben eleştirmiştim o filmi. Anlatımlarımda görsellik yoğundur; buna da yazdığım her metinde özen gösteririm; çünkü insanların algıları en çok gözle yaptıkları izlenimlerdir. Duygulandıran şeyler hep değil ama çok büyük ölçüde göz algısına dayanır. Tiplerin çok keskin olması gerekir. Yazarlıkta o tipleri keskin oluşturmak, keskin sözler söyletmek kaldırılabilir; ama sinemada bu mümkün olmuyor. Sanıyorum yönetmenimle benim aramda sıcak bir kardeşlik ilişkisi oldu. Zaman zaman Tunç, oyuncularla da tartışıyordu. Sonra kendi fikri de oluyordu. Hepsi sorun haline geldiğinde bana telefon açıyor, “Ayla bunların hangisi doğru?” diye bana soruyordu. Aslında beş-altı filmim var demem lazım size; oysa tek filmim var. Diğerlerini konuşmak bile istemiyorum.
Sinema yazarlığı ise başka bir şey. Aslında her şey başka. Mesela “Şiir gibi roman” deriz; ama romanı şiir gibi yazarsak karakterler giymez onları üstlerine. Hani çocukken anneler, zorla “Bu kazağı giyeceksin” der ve zorla geçirir üstümüze. Siz de ya bir şey içerken üstünüze bilerek dökersiniz; böylece annenizden intikam almış olursunuz. Böylelikle onun bir daha böyle bir şey yapmamasını da sağlarsınız. Sonuçta filme ilişkin şeyler beni sinemadan uzak durmalıyım duygusuna getirdi. Talihsiz üç film ile talihli bir filmim var diyebilirim. Meseele sinemayla yazarın uyuşmaması aslında. Okuyan her insanın kendi filmini okuduğu sırada çektiği filmi seyretmesinin daha akıllıca olduğunu düşünüyorum. O yüzden artık uyarlama istemiyorum.
Stephen King örneği.
Şimdi diğer iki yazarımıza dönelim. Genellikle ikiniz için yapılan değerlendirmelerde, “Canlı karakterler ve mekânlar, canlı insanlar tasvir ettiğiniz” düşüncesi öne çıkıyor. Bu bağlamda nasıl bir ülke atmosferinden geçiyoruz; yazma serüveninize nasıl devam edeceksiniz?
Ayşen: Hiçbirimizin hayatı güllük gülistanlık değil. Amacım umutsuzluk aşılamak değil; ama bizi daha zor günlerin beklediğini düşünüyorum. Dünya da böyle ülkemiz de… Dünyaya bir kere gelmiş olduğumuzu bizlere unutturuyorlar. Yaşayamadığımız güzel günler için üzülüyoruz. Beni yazmaya yönlendiren en itici güç, bu hayatı kısacık ömürlerimizi, enerjimizi bu zihinlerin çaldığını düşünmek oldu. Burada iki gün gündemden uzak olmak o kadar iyi geldi ki… Yazarlar artık görülmeyen, duyulmayan, kimsenin bilmediği şeyleri yazamıyorlar; çünkü artık herkes her şeyi biliyor; dünyanın öbür tarafında olan bir olay hemen yan odamızda olmuş gibi sosyal medya aracılığıyla fark edilebiliyor. Savaşlara, ölen çocuklara şahit oluyoruz. İnsanlar attıkları tweet yüzünden yaka paça gözaltına alınıp hapse atılabiliyor. “Böyle bir ülkede yazmak insana iyi geliyor”, “Bir kaçış oluyor” gibi cümleleri kendi adıma kolaylıkla kuramıyorum. Yine de yazının, edebiyatın dönüştürücü gücüne inanmasak herhalde oturup bir şeyler yazmayız diye düşünüyorum. Ama keşke dil silah olarak kullanılmasa. İnsanları düşmanlaştıran, ayrıştıran bir şekilde kullanılmasa… Bunun yarattığı sonuçlar yaşamın her alanına sirayet ediyor maalesef. Genelde kadın karakterlerin deneyimlerini yazıyorum. Hemen hemen her gün bir kadının kendini savunamayan hayvanların öldürüldüğü bir ülkede umutsuzca yazmak değil de çaresizlik ve korkunun da bir şekilde yorulduğunu hissettirmek istiyorum. İnsan ne kadar güçlü olduğunu, aslında yere yığıldığında anlıyor. Yeniden ayağa kalkmaya çalıştığında anlıyor. Ne kadar cesur olduğunu bir problem karşısında sınandığında anlıyor. O yüzden çaresiz insanları değil de çare bulmaya çalışan insanları, kendi gücünün farkına varmaya, yeniden başlamaya çalışan, yeni ve başka bir hayatın imkânlarını zorlayan karakterleri yazmaya devam etmek istiyorum. Umarım dünyada ve ülkemizde güzel günler görürüz.
Gülser: Hem dünya hem de ülkemiz acılı bir dönemden geçiyor. Akıl ve ruh sağlığımızı yitirmemek için tek sığınağımızın sanat olduğunu düşünüyorum. Onunla iyileşmeye, sarmalanmaya çalışıyoruz; ama biliyorum ki sadece bizim dönemde yaşanmadı bunlar. Şu an, her zaman engellenen, içeri atılan, sürekli acılar çeken anne ve babalar hep var ve maalesef var olacak. Ama bunlara direnmemiz lazım. O kadar pasif bir süreçte yaşıyoruz ki, eskiden Kızılay’a indiğimiz zaman, her an korsan bir mitinge rastlardık. Şimdiyse kendimizi örgütlülük kalmadığı için direnişlerde gösteremiyoruz. Eskiden STK’lar çok aktif çalışırlardı; sendika başkanları televizyonlarda rahatlıkla kendilerini ifade edebilirlerdi. Artık bunlara tanık olamıyoruz. Halk hep belirli görüşteki insanlardan, aynı tip gazetecilerden öğreniyor her şeyi. Kapalı bir dünya. Zaten 20 küsur yıldır uyuşturulmuş bir toplum var, bu şekilde devam ediyor ve onların bunca zamanda yarattıkları bir nesille karşı karşıyayız. Tabii bizlerin bunlarla tek başına mücadele etmemiz mümkün değil. Bizim gibi pasif durumda olanlar, ancak sanata ve kaleme sarılarak, üreterek değiştirebilir bazı şeyleri. Yine de örgütlü bir mücadelenin gerekli olduğuna inanıyorum. Bunun için her alanda bir şeylerin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sanatta, işçi hareketinde, memur eylemliliğinde bir örgütlenme şart. Bunun aynı zamanda çok da zor olduğunu biliyorum, ama umutluyum. Herkes, her şekilde kendisini ifade edebilmeli, İster bireysel, ister toplumsal… Şu aşamada toplumsal mücadelede hepimize düşen görevler var. Bunlardan biri de bizlerin yeni gelen kuşağa yaşadıklarımızdan yola çıkarak gerçekleri anlatmamız gerektiği. Gerçekten o dönemleri bilmeyen bir gençlik var; hatta bir araya geldiklerinde küçümseyici tavırlarla, “Aa, siz bunları da mı yaptınız? Ne kadar aptalmışsınız!” dedikleri bile oluyor. Bizim hareketimizde herkes inançlıydı; çünkü umut vardı. Şimdi umut azaldı; ama yine de üzerimize düşen görevleri yaparsan başarırız diye düşünüyor, umutlanıyorum.