AntSanat Dergisi ve Antalya Edebiyat Günleri işbirliğiyle düzenlenen Öykü ve Şiir Atölyeleri iki gün boyunca edebiyatseverlerle bir araya geldi. Bu yazıda etkinliğin konuğu yazarımız Karabulut’un atölye izlenimlerini okuyacaksınız.
Muratpaşa Öykü Atölyesi’nin arifesindeyiz; atölye 25-26 Ekim 2025 tarihlerinde gerçekleştirilecekti; iki günümüz ve 3’er saatten toplam 6 saatimiz vardı. Muratpaşa Belediyesi Türkan Şoray Kültür Merkezi sorumlusu Öznur Ünal’dan bir Whatssap grubu oluşturmasını rica ettim. 20 Ekim 2025 günü saat 11.44’te oluşan Öykü Atölyesi Grubu’nda ilk paylaşımı o gün akşamüzeri yaptım: “Arkadaşlar Merhaba, bildiğiniz gibi, 25-26 Ekim 2025 tarihlerinde bir öykü atölyesi gerçekleştireceğiz. Cumartesi ve pazar günleri 09-12.00 saatleri arasında toplam altı saat, öykü üzerine birlikte düşüneceğiz, öyküyü birlikte anlamlandıracağız. Okuyan, yazan, öykü türüne kafa yoran bir öykücü olarak siz katılımcı arkadaşlarla deneyimimi paylaşacağım. Deneyimimi paylaşırken, ben de siz katılımcı arkadaşlardan bir şeyler öğreneceğim. Öğrenmenin yaşı, cinsiyeti, sıfatı, mesleği, sınırı yok; birlikte öğreneceğiz. Atölye süresi kısıtlı. Sürenin kısıtlı olması atölyenin verimli geçmesi için engel değil. Bununla birlikte, kısıtlı süreyi olabildiğince aşmak mümkün. WhatsApp grubu tam da bunun için oluşturuldu. Atölye öncesinde tanışmak, haberleşmek ve sorularımızı sormak için.”
İlk “merhaba” o gün saat 01.10’da Ezgi Aydemir’den geldi: İlk kez bir atölyeye katıldığını yazan Ezgi arkadaşımız, yazmanın kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu, beklentisinin öykünün matematiğini öğrenmek olduğunu vurguluyordu. Daha fazlasını atölyede konuşmak üzere, “Bir yaşam biçimi, yazmak, sizin için, bu güzel. Yazıyorsunuz o zaman, öykü olmalı. Öykünün matematiği, ‘en iyi düzen içinde en iyi kelimeler’, bence” diye yazıyordum. Gece saat 01.10’da yazmanın bir ödülü olmalıydı: Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati. Öykü atölyesi başlamıştı: Alpaslan Özerkan “Öykü Nedir?” sorusunun cevabını merak ediyordu. Cevap,Bilge Karasu’dan gelmeliydi: “Öykünün tanımını kuramını değil, kendisini arıyorum.” Öykünün ne olup olmadığını atölyede birlikte arayacaktık, değil mi? Alpaslan Özerkan’ın ödülü Hüzünle Bazı Günler kitabıydı. En uzun cevap, son bir yıldır öyküleri dergilerde yayımlananÖzlem Oral Gürdal’dan gelmişti. Özlem’in satırlarından atölyede konuşulmak üzere altını çizdiğim satır şu oldu: “İnandığım bir şey var ki öyküde; hikâyenin kendisinin yanı sıra duygu, atmosfer ve bağ kurmayı öncelikli görüyorum.” Özlem Oral Gürdal’ın armağan kitabı, Belki De Kaybeden Zaman’dı. Engin Kavaklı, “Gerçekten okuryazar mıyım? Bunu keşfetmek için bu yolculuğa katılıyorum” diyordu. İstatistik Bölümü’nden meslektaşım Burhan Gemici, oğluna anlattığı masallardan söz ediyor ve “yazma motivasyonunu kazanmak, fantastik karakterler yaratıp onların dünyalarını kurmak, maceralara atılmak için bu atölyeye katılmak istedim” diyordu. Atölye WhatsApp’ta coşmuştu! İşte bu, diyebilirdim, tam istediğim bir başlangıçtı. Atölyeyle başlamayan ve atölyeyle bitmeyecek olan bir öykü yolculuğu başlamıştı, bana göre. Merve Cılız; öykü yazma sürecini merak ediyordu. Avukat ve konservatuar dramatik yazarlık bölümü öğrencisi olan Aydan Bengi Matur; oyun ve öykü yazarlığıyla ilgileniyor, ilk kez bir atölyeye katıldığı için epey heyecanlı olduğunu yazıyordu. Canan Gülel ise tamı tamına şunu yazıyordu: “Bugüne kadar, sadece elimdeki eserde sunulan dünyanın, olay örgüsünün ve de karakterlerin imgelerini kafamda canlandırmaya çalışan bir okuyucuydum. Yıllarca elimde çayımla bunu pratik ettim. Artık rahat koltuğumdan kalkıp yaratım sürecinin koridorlarına dalma vaktim geldi. Yılların birikimi ve pratiği bu yeni süreçte işe yarayacak mı? Tecrübe etmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.” Canan Gülel’e, “Büyülü, bir o kadar gizemli, keyifli ve biraz da çileli yaratım sürecine hoş geldiniz. Kendinizi ve kaleminizi (klavyenizi) özgür bırakın!” diye yazdım. Emekli edebiyat öğretmeni Gülhis Topçu, daha önce katıldığı atölyeyi “verimsiz” bulduğunu, öykü yazmadan aramızda olabileceğini, ama yoğun yazışmalara bakınca heyecan duymaya başladığını yazıyordu. Yazmak, aynı zamanda self-terapi değil miydi? Yazarak kendimizi iyileştirmiyor muyduk? En azından bir de buradan bakamaz mıydık? Bunları yazdım, bunları sordum Gülhis Topçu’ya.
Atölye için birtakım başlıkları paylaştım arkadaşlarla: Niçin yazarız, öykü okurundan ve yazarından ne bekler, herkes yazabilir mi, yazar olabilir mi, eleştirel okumanın gerekliliği, kurgu ya da anları-kelimeleri-parçaları birleştirmenin büyüsü, yazarın ya da yazar adayının özgeçmişi bize ne anlatır vb. pek çok nokta üzerinde duracak, öyküye dair pek çok şeyi eşeleyip deneyimleyecektik. “Mümkünse, edebiyatı bir yol arkadaşlığı ve bir ilişki biçimi olarak yaşayalım. Kendi payıma heyecan vermeyen, tadı damağımızda kalmayan, öykü yazma eylemi dahil, hiçbir şeyin içinde olmak istemem” diye yazdım. Bana bu son cümleyi yazdıran şey, arkadaşlarla gitgide artan ortak heyecanımızdı. Sıra atölye katılımcılarının yazacakları öykülerin temalarına gelmişti; şunları paylaştım: “Yalnızlık: Kendi sesinizi yalnızken duyabilirsiniz (elbette kalabalıklarda da) Yine de yazarken kendi sesinizi duymak için yalnız olun. Seslerden kendi sesinizi ayırt etmek için. Bununla birlikte bir öyküde yazdığım gibi, yalnızlık hem cennetimiz hem de cehennemimiz olabilir. Bir öykü yazarak yalnızlığı(mızı) keşfetmeye ya da eksiltmeye ne dersiniz?” Burhan Gemici’den, “Yalnızlık, uzun kelime” diye bir yorum geldi.
“İsterseniz, ikinci tema aşk olsun” diye yazdım ve grupla paylaştım: “Yazacağınız öykü için. Aşk ve yalnızlık temaları birlikte de işlenebilir. Öykü yazarken sabit bir tema var zaten, yalnızlık teması. Bir öykücü masasında oturur, bir başınadır, hangi temayı işlerse işlesin, yazdığı öykü yalnızlık ürünüdür. Eğer böyleyse, yazacağınız öyküde yalnızlık teması zaten olacaktır. O halde aşk temasıyla yalnızlık teması birlikte işlenebilir. Aşk üstünde en çok ve en zıt şeylerin söylenebileceği bir tema. Bir tek aşk söz konusu olduğunda her şey mümkün olabilir. Aşk sınırlarda yaşanıyor, en olmaz iki kişiyi buluşturabiliyor. Aşk en sıkı örgütlenme biçimi. Taraflardan biri çözülmedikçe tank, tüfek bile yıkamaz bu örgütlenme biçimini. Şairlerin yazdıklarından da belli: Aşk iki kişiliktir (Ataol Behramoğlu). Aşk tek kişiliktir (Yılmaz Odabaşı). Aşk beni geçer (Abdülkadir Budak). Beni aşka terk ettiğin için seni seviyorum (Haydar Ergülen). Benim bir öykü kitabımın adı, Aşkın Halleri. Bu kitapta aşkın sekiz halini yazdım. Aşkın sekiz yüz hali yazılabilir. Şimdi sizden bekliyorum. En az bir kez başınıza gelmiştir herhalde. Öykünün uzun olması gerekmez. Bir sayfalık, minimal bir öykü de olabilir. Aşk temalı öykü yazacağını bir mesajla burada paylaşan ilk üç arkadaşımıza Aşkın Halleri kitabımı armağan edeceğim…” Şebnem Demirtaş arkadaşımız, “Yalnızlıkta kaybolurken aşk elinden tutarak yolu buldurabilir sanki” diye yazdı. Bir arkadaşımız, “Ben her bir şey yazdığımda aşk içine bir şekilde sızıyor zaten, güzelliği ve tutkusuyla, bazen de en çirkin en yıkıcı yanıyla, bu atölyede de içine aşk sızan ya da onun etrafında çerçevelenen bir öykü yazmayı çok isterim” diye yazdı. Adınız neydi?” diye sordum. Adı; Sude Naz Aydın’mış. “Sude” diye yazdım, “sizden bir öykü bekliyorum, öykünün adı belli”: “Adınız Neydi?” Sude, bu öyküyü yazacağını grupla paylaştı. Onun armağan kitabı da, Aşkın Halleri oldu. Böylece yazmanın, yaratma sürecinin büyülü ilk adımını birlikte atmış olduk. Yazmak cesaret gerektiriyorsa, bu cesaret arkadaşlarımızda fazlasıyla vardı ya da yazışmaların verdiği güvenle oluşmuştu. Ankara’da CerModern’de yaptığımız bir öykü atölyesinden kısa bir anı paylaştım; atölye katılımcıları birlikte karar verilen bir tema üzerine öykülerini yazarken, ben de bir öykü yazmıştım: “Bay Kelimeler”di adı öykünün. Öznur Ünal arkadaşımıza gönderdim bu öyküyü, atölye günü paylaşmak üzere çoğaltması için.
Yazarken ve yaşarken; atölyenin kendisi de bir serüvendir. Yaz başına neler gelir? Atölyeye katıl, nasıl bir serüvene girersin, gör bakalım. İkinci romanın hazırlığını yapan Hacı Yusuf Sayın’ı, Nilgün Oğuz’u, atölye sonrası en çok gülümseyen yüzüyle Ayşe Kural’ı, lise öğrencisi Bita Amir’i ve başka arkadaşları da tanıdık. Bir tek şeye üzüldüm: Bana özelden yazma cesaretini gösteren, WhatsApp’taki mesajlarımızı anlamakta zorlandığını söyleyen, bunun tedirginliğini yaşayan lise öğrencisi Zuhal Yurdakul’un atölyeye katılacağını söylemesine rağmen katıl(a)mamasıydı üzüldüğüm şey. Zuhal atölyeye katılabilseydi, kendi hayatı adına bir farkındalığı çok erken deneyimlemiş olabilirdi. Başka atölyeler dileyeceğiz artık, Zuhal için. Bir şeye ise çok sevindim: Atölyenin ikinci günü ana babasıyla birlikte aramıza katılan, Mavi Atlı Prens’ten Masallar adında bir kitap yazan, bize bu kitabın serüvenini anlatan, dokuz yaşındaki harika çocuk Zafer Kartal Narman’ı tanımak mutluluk vericiydi ziyadesiyle.
25 Ekim 2025 Cumartesi günü atölyede, fikir babası olduğum ve başlattığım 14 Şubat Dünya Öykü Günü bildirilerinde paylaştığımız bir cümleyle söze başladım: “İnsan öyküsüyle var. İnsan, öyküleriyle uzanıyor geleceğe. Tıpkı geçmişi öyküleriyle saklayabildiği gibi. “ Devam ettim: “Sait Faik, ‘Bir insanı sevmekle başlar her şey’, diyor. Biz öykücüler ekliyor ve ‘Tüm insanlarla paylaştıkça anlam kazanır’, diyoruz. Edebiyatı, öyküyü bir ilişki biçimi olarak yaşamak biraz da böyle bir şey. Biz Muratpaşa Öykü Atölyesi’ni bir ilişki biçimi olarak yaşadık, öykü yolculuğuna atölye sonrasında da devam ediyoruz. Emekli asker arkadaşımız Bayram Kurt, “İnsanın kendisini keşfetmesi, içimizdeki işlenmemiş cevherleri işleyerek dışarı çıkarılmasında önayak olan, katkı sağlayan öykü atölyesine ve bunu sağlayanlara saygı ve şükranlarımı sunuyorum” diyordu, öykü atölyesinin ardından yazdığı mesajda. Aydan Bengi Matur, “Motive olmaya çok ihtiyacım vardı, sayenizde bu eksikliğimi giderdim” diyordu. Atölyenin gerçekleştiği günleri izleyen günlerde, ”Bize güzel iki gün yaşattınız, keyifli ve doyumlu bir atölyeydi” diye yazan Özlem Oral Gürdal arkadaşımızın atölyenin hemen ardından Rıfat Ilgaz Öykü Mansiyon Ödülü’nü almasıyla grup olarak çok mutlu olduk. Atölye olarak bizim en büyük ödüllerimizden biri bu oldu, hiç kuşkusuz. 21 Kasım 2025’te, 10’uncu Antalya Edebiyat Günleri çerçevesinde düzenlenen öykü ödülleri töreninde, yazdığı öykülerle ödül kazanan arkadaşlarımızı şimdiden sahnede görebiliyorum. Atölye grubu olarak bu ödüller de bizim hep birlikte aldığımız ödüller olacak. Daha fazlası yok mu, var elbette. Daha fazlasını atölyeden arkadaşlarımın ve bu satırların okurlarının imgelemine bırakıyorum… İşte böyle; WhatsApp Grubu’nun kurulması ve iki dolu gün geçirdiğimiz öykü atölyesiyle başladı bizim serüvenimiz. Tek tek tanıdığımız öykü dostlarıyla ve uzun bir öykü yolculuğuyla devam edecek gibi görünüyor demiyorum, neredeyse biliyorum.
Yorumlar
Bılgilendirmeleriniz ve ilgileriniz ufkumuza değişik bir boyut kazandırdığından mutlu olduğumu belirtmeliyim. Kısa ana başliklarla not aldığım ve farklı zaman kesitlerine sığdırılmış güncelerimin altını besleyebilecek cesaretim var artık. Geriye dönük incelediğim verilerime kendimce bile güldüğüm konuları içermekteydi. Ne olursa olsun demeliyim ki;
Vuran vursun, Gülen gülsün gülüm, bu da böyle sevda olsun benim için.
Değer biçilemeyen iki gün ve verilen emekleriniz…
Teşekkür ederim Saygıdeğer Öğretmenim.