Sanatçı Yaşar!

Günümüzdeki çağdaş plastik sanatlar ya da post modern edebiyat algısı, bizzat yaratıcıları eliyle sanatın salt entelektüel bir faaliyet olduğu, toplumun tüm kesimlerini kucaklama gibi bir iddianın tarihsel süreç içinde anlamının kalmadığı tezini körüklemektedir. Halka açık sanat gösterileri, bienallerde dolaşıma sokulan ürünler; hatta hemen hiç okunmadığı bilinmesine karşın bir biçimde best-seller olan romanlarda da benzer bir bakışın izleri görülmekte olup; olgu, çeşitli dizi ve filmlerde alay konusu olmaktadır.

Bu toplamın özetinde, düzenin tekerine çomak sokanlar yok edilmek zorundadır.

Toplumda, Van Gogh’a öykünerek söylersek “patates yiyen” yoksul yığınlar çoğaldıkça diziler, üst sınıf zengin sofralarına çevirmektedir kameralarını. Avam, yukarının tutarsız gönül maceralarını, tüm o şatafat içinde yaşadığı mutsuzluğu seyre dalar; adeta bunlarla avunur. Sınıf atlama çabası dahi derin bir hareketsizlik duygusuyla “izlemeyle yetinme” eylemine dönüşmüş durumdadır.

Bir zamanlar egemenin, erkin, tepenin tahakkümünü konu alan sinema, uzunca bir süredir bu tarihsel uğraşın yanına sokulmamaktadır. Hedefte gariban olan vardır. Bir zamanlar Chaplin’in, Kemal Sunal’ın gözlerinden dünyaya bakanlar, artık toplumsal yaşamdan tamamen soyutlanmış “küçük adam”ın anlamsız eylemlerine gülüp geçmektedir. Dünün figüranları başat unsurdur artık ve yedinci sanat, 100 küsur yıl sonra içinden çıktığı sınıfa sırt çevirmiş durumdadır.

Sayıca az etki olarak fazla bir topluluk eliyle formüle edilen “sanat” veya “festival” sinemasında, salt imgeci şiirde, “yeni (!) romanda” da her şey planlandığı gibi ilerlemektedir. Günümüzün “hakikati arayan” (!) yönetmenlerinin / şair ve yazarlarının üretimleri bu diyarı değil de zembille indikleri gökleri işaret etmektedir sanki. Suskunluğunun ardında derin anlamlar yattığını varsaydığımız tiplemeler de bir başyapıtın oyuncuları olarak selamlanır, durmaksızın konuşanlar da… Sessizlik ya da kelime bombardımanında anlam aramak nafiledir! 21. yüzyılın sanat ortamı, kudretini “Zarfa değil mazrufa bak” sözünün tersinden almaktadır!

Yeteneksizliğin ve duyarsızlığın onca kavram kargaşasına arasında gürültüye getirildiği; “İyi ama bu neyi anlatıyor?” diye soranlara, “Sen onu bırak da nasıl yaptığıma bak!” yanıtını veren bir sanat ortamından geçilmektedir nicedir. Rengin, fırça darbesinin, imgenin, süslü notanın her şey sayıldığı bir “edebi” iklimde yaşananları kim kavramaya çalışmaktadır, varoluşun sırrının reklamda yattığını fark eden kimdir?

Yeni sanat, yeni şiir, yeni edebiyat, yeni müzik, yeni sinema… Yeni insan için neler vaat etmekte, hangi simgeleri üretmektedir? Bir şehirde sergi açılışları, panel ve konferanslar, çalıştaylar; hatta bu olup bitenleri sorgulamaya çalışan böylesi yazılar 100-150 kişi arasında dönüp duruyorsa, söz eylemini yitirmiştir! Okuyandan çok yazan; dinlemeye çalışandan fazla konuşan; durmaksızın anlatmayı, “anlamaya” tercih eden yaş almış topluluklar tutmuşsa köşe başlarını… Yazıp çizmenin dahi mantığı ortadan kalkmıştır.

Yola, halkın veya geniş kesimlerin sanatı öyle kolaylıkla anlayamayacağı, algının elitizmle ilişkisi olduğu teorisiyle başlayanlar, Delacroix’nın eserine atıfla “halka yol gösteren aydın”ın, insanıyla arasına iradi bir mesafe koyan “yeni nesil entelektüel”e dönüşme sürecinin kahramanına dönüşmüşlerdir. Kuşkusuz bu anlatıdan entelektüalizme tepki gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır; ancak sözünü ettiğimiz figürlerin, ülkenin ve dünyanın geldiği noktadan memnun olmadıkları ve halk yığınlarının tepkisizliğinden yakındıkları anımsandığında manzara daha garip bir hale gelmektedir. Bir taraftan sanatın halka ulaşılabilir olmasına dudak bükmek, diğer yandan gelinen noktanın suçlusu olarak aynı halkı ilan etmek! Tuhaf ama gerçek.

Sanatçının aynı zamanda bir “aydınlanmacı” olduğu, içinden geçilen döneme tanıklık ettiği dönemlerin üzerinden adeta asırlar geçti, biliyorum. Sansür / otosansür, değiş(tiril)en sanat algısı; konformizm, destekler, fonlar ve daha bir sürü şey, yeni zamanların “entelektüel” tanımını belirler oldu nicedir. Artık “ne anlatıldığı” değil “nasıl yapıldığı”na odaklanmamız gerektiğini savunanların hâkimiyeti altındayız. Yeni nesil “aydın”ımız, üretimlerin içeriğinden ziyade “Türk Edebiyatı”, “Türkiye Edebiyatı” ve şimdilerde “Türkçe Edebiyat” tartışmalarıyla gönül eğlendiriyor.

Stanley Kubrick’in o muhteşem filminde Spartacus, düzenli Roma ordularına bir tepeden bakarken sonunu elbette biliyordu, ama işte boyun eğmiyordu! Gücün her türlüsüne, paraya, otoriteye tapanların bir türlü anlayamadıkları da bu değil miydi? Yazlık ve kışlık saraylarda hayat boyu keyif sürmek varken, kimin için veriliyordu kavga? Açlar ve yoksullar her yerde vardı; üstelik fırsat bulsalar üç-beş kuruş karşılığında o “yol göstericiyi” yok etmek için dizilmezler miydi sıraya?

Bu önemli sorunun yanıtı, betimlenmeye çalışılan karanlık atmosferde belirsizdir kuşkusuz. Ancak bilinen odur ki, gerçek sanatçı hala yaşamaktadır. Ölse de ölümsüzdür artık o, zamana ve çağlara inat kalır. Don Kişot aramızdadır hala, nerede bir hayal varsa onun peşindedir. Jack London’un Martin Eden’i, kendini yok etme çabalarına karşın intihar edememiştir, tıpkı Steinbeck’in George ve Lenny’si gibi. Kafka, geçirdiği onca metamorfoza karşın kanlı-canlı karşımızdadır. Yaşar Kemal Toroslarda, Fakir Baykurt Burdur’da haksızlığa uğrayan köylülerin ocaklarında tüter; Abidin Dino, açlığa, acılara ve tüm haksız savaşlara inat “elleriyle” dimdik ayaktadır hala. Ve “sazın teline vurulan her mızrap, atom bombasından daha güçlüdür” diyen o isyancı da buradadır, yanı başımızdadır yine.

Evet, sanatçı yaşar; sararmış fotoğraflar canlanır, tablodaki figür, filmdeki / romandaki / dizedeki kahraman bir gün aydınlanır, ayağa kalkar ve halkının arasına döner.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir