Ne zaman şiir hakkında konuşmam ya da yazmam gerekse, Melih Cevdet Anday’ın şu sözü aklıma gelir: “Şiir, üzerinde çok konuşmayı kaldırmayan bir sanat dalıdır.” Yine de, başta şairler olmak üzere, birçok kişi en çok şiir üzerine konuşmuştur.
Edebiyat, bize her zaman daha iyi bir dünya gösterir. Aksi halde yazmazdık. Bunu bazen yaşadığımız dünyanın sertliğini daha görünür kılarak yapar, bazen de insanın özgürlüğünü merkeze alan bir geleceği hayal ederek… İnsan, razı olduğu bir gerçeği ne yıkmak ister ne de yeniden kurmak…
Bugünün ruhuna kısa bir bakış atarsak, çağımızın insanına düşen miras, yabancılaşmadan çürümeye doğru ilerleyen bir dünyadır. Eskiden, sevdiğimiz bir yalnızlığımız vardı. Artık kendimizi bile sevmediğimiz bir yalnızlığımız var. Evlerimizde sadece korku ve acı dolaşıyor. Bir gün hepimiz birer taş masalına dönüşeceğiz. Bu yıkıma karşı insanın tek varoluş umudu, yanındaki diğer yalnız insandır.
Dünyayla ilişkimize yakından baktığımızda, onu hem eleştirir hem de ondan vazgeçemeyiz. Yaşayabilmek için şiir yazar, müzik yapar, resim çizeriz. Dünya, şairin hem doğduğu yer hem de mezarıdır. Çelişkili gibi görünse de gerçek budur.
Benim yazma yolculuğum, insanı anlamaya çalışma çabasıdır. Bunun için önce gerçeğin içindeki trajediyi görmem, sonra onu kendi yaşadıklarımla yeniden kurmam gerekir. Bunu karmaşık hale getirmeden yapmak isterim. İnsanlar yazıya kolayca girmeli, esas yolculuk içeride başlamalı. Önce anlamalılar, sonra da daha derin anlamları keşfetmeliler. Şiirin, yaraların ve arzuların dile geldiği yeri fark etmelerini isterim.
İnsan, yaşadıklarının hem kendine özgü olduğuna hem de başkaları tarafından da yaşandığına inanmalıdır. Aksi halde küçücük hayatlarımız nasıl kalıcı olur?
Şair, dil içinde yeni bir dil kurar. İnsan içinde insan, toplum içinde toplum yaratır. Doğayı insana dönüştürür. Onu var eden her şeyin, onu yok eden şey olabileceğini erken fark eder. Bu gerçeği yıkar ve kendi acısı, özgürlük isteği ve toplumun yalnızlığıyla yeniden bir dünya kurar. Elindeki tek araç ise dildir. Şair, herkesin konuştuğu dili yeni bir hayale ve gerçeğe dönüştürür. Yazdığı şiir onun parmak izi, ruhunun fotoğrafıdır. Bu şiir; bizi kuşatan yalnızlığa, sıradanlığa ve şiddete karşı, varoluşumuzun temeli olur. Başkaları özgür değilken, temel haklar bir ceza haline gelmişken, ben mutluluğa inanamam. Böyle bir mutluluğu da ahlaki bulmam. Dünyayı barış ve özgürlük yeriymiş gibi görmek bana sahici gelmez. Benim belkemiğim haysiyetimdir. Haysiyetim, merhametimdir. Bu, başkalarının acısından doğmuş bir insan sevgisidir. Rimbaud şöyle der: “Ben, bir başkasıyım.” Yücelmek göğe değil; toprağa, onun kalbine doğru olur.
Son olarak şunu söylemek isterim: Yaşadığım dünyayı anlamak istedim. İnsan ruhunun derinliklerini tanımak istedim. Gerçek, acı vericiydi; onu değiştirmek istedim. İnsan özgür değildi; yazarak gölgelerden ışığa çıkabileceğime inandım. Kendi varoluşumun anlamını kendim oluşturmak istedim. Elimden sadece yazmak geliyordu. Yazının en yoğun biçimi olan şiiri seçtim. Çünkü şiir okumakla başladım, şiirin büyüsüne kapıldım. “Ben yazarsam nasıl olur?” diye merak ettim.
Bu merak, uzun sürdü.
Şükrü Erbaş
Bulanık Suların Derini
7.
Bir boşluk yontucusuyum senden sonra Hatice.
Dünyanın yanlışını adını yazarak düzeltiyorum
Çiçeklerin kokularını değiştirdim, çoğalttım
Çocukların sevinçlerini değiştirdim, çoğalttım
Bıraktığın yalnızlığı bile seninle yeniden kurdum
Yolların iki ucundan da ayrılığı kaldırdım.
Tanrıya dedim ki
“Ben de halimce Bedreddinem”
Sen Hatice’yi götürmeseydin ben getirmeyecektim
Hangimizin yaptığı aşk sence
Hangimizin yaptığı ölüm?