“Edebiyat: Buradan nereye?” sorusunu sorduğumuz an bir yön tayinine ihtiyacımız olduğunu da itiraf ediyoruz demektir. Bu itirafı yaparken, âdeta yüklerimizden kurtulmak istercesine, bulunduğumuz yerin varlığımızla uyuşmadığını, mekân ve zamanın benliğimizi tatmin etmediğini yeni bir arayışa muhtaç olduğumuzu da söylemiş oluruz. Bu tutum huzursuzluk yaşayan pek çok insan için anlaşılabilir bir tercihtir. Huzur için gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya konulmalıdır. Söz konusu edebiyat olduğunda gerçeğin çıplaklığı samimiyet denilen bir ölçü birimiyle ölçülür. Söz, belli bir kandırmacanın değil insanın kişisel ve toplumsal gerçekliğinin soylu bir haykırışı hâline gelir. Bu haykırışın, bir imdat çağrısı mı yoksa ikaz çabası mı olduğunaysa edebiyatçının mizacı, ideolojik konumu ve estetik algısının bir bileşimi sonucu ulaşılır. Edebiyatçı bu kişisel bileşimden hareketle bir toplumun kurtarıcısı rolüne de soyunabilir, salt bir güzellik arayıcısı hâline de gelebilir. Her iki tavırda da edebiyatçının bulunduğu yerden taşması, başka limanlara yol alması gerekir. Bu yolculukta yüklerinden kurtulurken yeni yükler edinmesi, arayışın adına sonsuz denilen bir süreçte devam edeceğinin bilincine varması beklenir. Elbette her arayış bir varışı imlemez. Ancak her arayış bir varış ümidini de kimliğinde taşır. Edebiyatçının kimliği dilidir. Gerçeği ise içinden çıktığı toplumun yaşantısıdır. Bu yaşantıdan çıkıp tüm insanlığa seslenen bir konuma ulaşır. Bunu edebiyatın büyülü gücü ile yapar. Onu tehlikeli kılan, kralların azabına uğramasına neden olan, iktidarların zulüm kobayı olmasını sağlayan da gerçeğin kucaklayıcısı olma yolundaki üstün çabası ve kararlılığıdır.
Toplumun tornasından geçirilerek yaratılan kişisel gerçek ve sanatçının yaratıcılığının meyvesi olan edebî gerçek sürekli bir çatışma hâlindedir. Kişisel gerçek benliğimizi sınırlandırır, değerlerimizi standartlaştırır, insanı bir klişeye mahkûm eder ve gönüllü köleliğe götüren yolların taşlarını döşer. Edebî gerçek ise daima daha iyisini arar, varoluşu sorgular, var olanı güzelleştirir, eksiklikleri tamamlar, sıradan görünene dahi dikkatle bakar, uçlarda gezer ve sınırları aşar. Bu yüzden edebî gerçeğin sahiplenicisi olan özne olarak edebiyatçı toplumun gözünde uyumsuz bir kişilik olarak kodlanır. Bu uyumsuzluk edebî gerçeklikle toplumun standardizasyonundan geçmiş kişisel gerçekliğin çatışmasının olağan bir sonucudur. Özel olarak edebiyatçı genel olarak da edebiyat ufkun arkasını merak eder. Edebiyatçı metinle kurduğu ilişki sonucu daha iyisini arama bilincini kazanır. Kişisel gerçekliğin ne bir merakı ne de devrimci gücü eline alabilme potansiyeli vardır. Büyük devrimlerin ilhamını daima edebî metinlerden alması da bundandır.
Çatışma ilerlemenin parolasıdır. İnsan doğayla çatışarak konforu inşa etmiştir. Erkek kadınla çatışarak aşkı. Aklın dinle çatışarak ilerlemeyi inşa ettiği gibi toplumlar birbirleriyle çatışarak barışı inşa etmiştir. Edebiyatçı ise bu çatışmaların hepsini metinde baştan yaratır. Yeri geldiğindeyse daha iyisini inşa etmek için tüm bu ilerlemeyi baştan başa yıkar. Edebiyatçı bu yönüyle sahte bir yaratıcı konumuna geçmiştir. Arayışlarımızın, özlemlerimizin, beklentilerimizin yalvacı hâline gelmiştir.
Şüphesiz bulunduğumuz yer ilerleme ihtiyacımızın son durağı değil. Öyle olsa savaşlar, kırımlar, haksızlıklar, baskılar, çirkinliklerle dolu bir dünyanın zorunlu paydaşları olmazdık. Edebiyatçı bizi bu dünyadan başka bir dünya olduğuna ve bu dünyanın sözcüklerin arasında gizli olduğuna inandıran kişidir. Ancak edebiyatçının bizi götürdüğü dünyada bizi kandırma ihtimali de vardır. Bu ihtimal dahi olsa insana başka bir dünya olduğunun müjdesini vermek büyük bir değerdir. Elbette bu değer alıcı olan okur için geçerlidir. Okur olmayan insan için bu değerin varlığı bir gaip olarak kalmaya mahkûmdur.
O hâlde başlangıçtaki soruya gelelim: Edebiyat, buradan nereye? Herkesin aradığı ama hiç kimsenin bulamadığı o hayal ülkeye. Var olanın vahşetinden var edilenin şefkatine. Bizi sarıp sarmalayan o korku atmosferini aşan bir yılkı serbestliğine. İnsanın varoluş amacı olan daha iyiyi arama bilincinin son durağına, o en büyük özleme, özgürlüğe…
Savrulmayı İlerleme Sanmak
“Edebiyat, buradan nereye?” sorusu yolculuk hâlinde oluşumuzun peşin kabulüdür aslında. Çağ atlarken şairler için durmak yasak, dinlenmekse taşlanma ve taşlaşma sebebi. Ne kadar reddetsem de dünyanın değiştiğine bizim de bu değişiklik esnasında belli bir pozisyon almamız gerektiğine ilişkin keskin bir inanç oluşmuş durumda. Neoliberalizmin kültürel dayatması olan postmodernizm dini böyle emrediyor çünkü: Hızla üret, hızla tüket. Treni kaçırma, ânı yaşa. Yeni kapitalizm “doldur boşalt, budur hakikat” gibi anlamsız ve derinliksiz sloganlarla iğdiş ediyor beynimizi. Oysa şairler olarak radarlarla aramız iyi değil. Hız sınırına uyduğumuz yerlerde haz sınırı sorunu yaşıyoruz. Sanki tüm insanlıkla toplu sözleşme imzalamış gibiyiz. Hepimiz aşırı özeliz hepimiz aşırı farklıyız. Uçları ve uçarılıkları seviyoruz.
Sanatçı ya da sıradan bir nefes alıp veren fark etmeksizin derin unutuşlarımız ve geniş anlamazlıklarımız var. Bu çağ aykırı olmanın, ayrıksı olmanın kutsandığı bir anlatıyla karşımıza çıkarken edebiyatın nerede duracağını değil de nereye gideceğini tartışmamız hep bundan. Belki yazarken çok keskinim ama yaşarken kesin yargılarım yok. Ancak şu kadarından eminim: Aykırılık, marjinallik ya da flanörlük görsel değil; zihinsel bir tutumdur. Türk şiirinde/edebiyatında yer bulan bazı isimlerin zihinsel alana ait olması gereken tutumları görsel alana havale etmesi de bu çağın gösteri toplumunun ihtiyacını karşılamaya yönelik bir hareket. Oysa fular, şapka, kırmızı pantolon, çıplaklık şairliğin/yazarlığın ya da marjinalliğin referansı değil ancak reklam malzemesi olabilir. Hiçbir şair/yazar yola “Ben ayrıksı olacağım, aykırı davranacağım.” diye çıkmaz. Bu durum, sürecin onu getirdiği yerdir; şairin/yazarın kendi tercihi değil.
Aykırılığa geliştirdiğim eleştiri bir otosansür çağrısı değil elbette. Aksine insanın kendi benliğinin çıplaklığına giydirdiği kamuflajı çıkarması için bir silkelenme çağrısı. Şüphesiz ki edebiyat samimiyet dilidir, içtenliğin coşkuyla kucaklaşmasıdır. Her şeyin plastikleştiği, her değerin ekonominin bir metası hâline geldiği bir çağda edebiyatın kendi gibi kalmak gibi bir sorumluluğu vardır. Onu diğer disiplinlerden üstün tutan taraf derin kavrayışı ve sorgulayıcı yaklaşımıdır. Postmodernizmin hegemonyasındaki estetik üretim “ne kadar imaj, o kadar tiraj” algısına hapsedilemez. Genel olarak edebiyatın özel olarak şiirin sorunlarını çözmek hayatın sorunlarını çözme yolunda okura ve sanatçıya bir rehber olmalıdır. Edebiyatçı kendi benliğini ve estetiğini piyasanın şartlarına göre dönüştürüp varoluşa ilişkin sorgulamalar yapamaz. Şair/yazar kendi kişiselliğini kaybettiği an estetik özgünlüğünü de kaybetmeye mahkûm kalacaktır. Bu da tek tip üretimin, moda denilen endüstriyel tek tipleştirmenin meşrulaşmasına neden olacaktır. Çok sesli olmak, o çok seslilik içinde bir uyum yakalamak bugünkü edebiyatın ödevidir. Edebiyat bir sanayi üretimi değildir. Atölyelerde ya da fabrikalarda seri üretim hâline getirilemez. Bu yüzden en büyük eserler yılgın bedenlere ait yorgun ruhların soluk alıp verdiği tozlu kütüphanelerden çıkar. Eğer bir yoldaysak bu yoldaki varış noktamız kişisel olanı toplumsal olana dönüştürmek, toplumsal olanı da evrensel olanla bütünleştirmek olmalıdır. Edebiyatın en özel alanı olan şiir bir algılama, dönüştürme, sorgulama ve yetenek problemidir. Şairse var olanı ve var olanda eksik kalanı algılayıp söze dönüştüren kişidir. Yapay zekâ çağının şairi, makinelerle mücadeleye hazır olmalıdır. Yakın gelecekte insanın yerini alması beklenen yapay zihinlere karşı insana insan yanını hatırlatacak ve yok oluşa karşı insanı savunacak söz sihirbazlarına ihtiyaç olacaktır.
Zalim hükümdarlar çağı geçmedi, ezen ezilen ilişkisinin derinleştiği adaletsizlik çağı da. Metafizik zulümle teknik zulüm sinsi bir koalisyon hâlinde insanlığın üzerine yürüyor. Büyük bir ruhsal yıkım, derin bir insanlık buhranı bekliyor insanoğlunu. Zamanla çözülmesi beklenen kötülük ağı tüm iyi niyetli tahminlerin aksine birbirlerine eklemlenerek büyüyor. Zulüm kanatlarını açtıkça şair/yazar küçülüyor. Oysa zulme karşı en gür ses olması gereken öznedir şair/yazar. Gittiğimiz bir yer yok elbette. Ancak sürüklendiğimiz o noktada edebiyatın gücüne ve edebiyatçının sözüne insanlık tarihi boyunca hiç ihtiyaç duymadığımız kadar ihtiyacımız olduğu gerçeği kaçınılmaz bir felaket senaryosu olarak duruyor önümüzde.