Yağmurun sesiyle uyandı. Eski güzel günlerde olsa sevinirdi.
Şimdi de sevinmemesi için bir neden yoktu aslında, ev aynı sıcak evdi, yatak aynı rahat yatak, yağmur bile aynı, İstanbul’un uysal, uslu, zararsız yağmuru, sadece o sevinmeyi unutmuştu.
Eski, güzel, sevinmek, unutmak elleriyle tutamadığı ne kadar sözcük varsa hızla canlılığını yitiriyordu, yitirmeyi düşünürken gene kuşkuya düştü; yitirmek ne ifade ederdi, tam olarak hangi anda bir şeyi, duyguyu, insanı, hayvanı yitirirdi, unuttuğu anda mı, gözünün önüne gelen imgesi acı vermediği anda mı, acısı dursa da karşılık görmediği anda mı, yitirmek gerçekten var mıydı yoksa gün be gün silikleşen yaşantısını taklit eden bu ürkütücü kavram da uydurma mıydı?
Cama, balkon demirine, fayans zemin üzerinde sıralanan saksıların çamurlaşan toprağına oyun oynarken çoşan çocuklar gibi ivmelenerek çarpan yağmura ilişti gözü gene. Yağmuru istese elleriyle tutabilirdi, tanım itibari ile hâlâ canlı sayılmakta olduğunu biliyordu, en azından bu kadarını biliyordu, bilse bile emin olamıyordu, canlının cansız varlığı tutması kadar sıradan bir eylem bile kuşkuluydu zihninde.
Yağmurdan ve kendi canlılığından şüpheye düşülen bir günün anlamı olabilir miydi, birazdan yapması muhtemel kahvaltı iyice düştü gözünden, balkona çıkıp külotuna kadar sırılsıklam olmak geçti aklından kurtuluş olarak, tir tir titreyip çocukluğunda ateşler içinde geçirdiği zatürreden olsa belki iyileşebilirdi. Evet belki de yaşamının bu evresinde ölümüne hastalanmak iyileşmesinin elde kalan tek yoluydu. Tüm çözümleri bu kadar çabuk yitirmesine şaşırdı, yitirmek işte gene karşısına çıkmıştı, yağmurun ona sınavı da buydu demek.
Kafası ağırlaşmış, bedeninin boynunun altında kalan kısımları ise küçülmüştü bunları düşünürken, elleri her zamankinden zayıf geldi gözüne, kolları da çekmişti bu arada, ağırlaşma ile hafifleme arasında bir yerde asılı kaldı çok kısa bir süre, yataktan doğruldu, terliklerini ayaklarına geçirmeye çalıştı, kırmızı ojelerini silmeyi unutmuştu oysa banyo yapmadan önce mutlaka çıkarırdı ojesini. Temiz pak olduktan sonra yeni bir renk denemek tazelerdi onu, böyle ezberlemişti kendini, öz ezberlerinin bozulmasına hazır değildi. Yerine koyacak daha iyi bir şeyi olmadığı için olsa gerekti.
Kelimeleri yıllardır koyduğu yerlerde bulamamak onu ne şaşırtıyor ne de korkutuyordu, onu esas korkutan tarif edemediği korkusuzluk, aldırmazlık haliydi ki bugün düne göre daha da umursamaz olduğunu fark etti, korkmamaktan korkma halinin de giderek üzerindeki etkisi zayıflıyordu demek, kendisini tanıdığı bildiği kadarıyla bu durumun onu dehşete düşürmesi beklenirdi, hiç öyle bir hâli yoktu.
Mutfağa geldi, küçük dörtgen masanın üzerinde dün akşamdan hazırladığı kahvaltı düzeneği duruyordu. Kelimelerden kuşkulanmadığı eski hayatında, kahvaltı masaları baş köşeye kuruluydu. Demli çay, kızarmış ekmeğin kokusu, keyfi çok yerindeyse biberiye ile çeşnilendirdiği siyah zeytin, tam yağlı peynir, kokulu domates, bunların hiçbiri yoktu masada. Yalnızca tabak, çatal bıçak ve çay bardağı tam bir disiplinle yerleştirilmişti her zaman oturduğu sandalyenin önüne. Masaya dikkatle bakınca, düzeneğin masanın yüzeyinden en az iki üç santim yukarda durduğunu fark etti. Görünmez iplerle havada asılı kalmıştı içi boş düzenek. Kelimelerinin bağlamından kopması gibi tabak çanak da masadan kopup gitmişti. Bu sabah kahvaltı yapmam iyice imkansız hale geldi diye düşündü. Üzülmek yerine rahatladı, rahatlamak diye bir şey gerçekten var mı yoksa onu da biz insanlar mı uydurduk düşüncesi belirdi beyninin uzak bir köşesinde, o uzak köşeden gelen sinyallere takılacak mecali yoktu, gözü hala havada asma köprü misali sallanan düzenekteydi.
İyi ki de öyleydi, bu sayede köhne ama çalışmaktan asla vazgeçmeyen alman malı bir makineye benzettiği beyni, farklı bir kıyıdan yeni sinyaller yollamaya başladı. “Havada asılı duran başka şeyler de var, hatırla, duyumsa, gör ve gördüğünü parçala, kurtuluşun buradadır” diyordu zihni ona.
Asılı duran kendisiydi, büyük şeffaf bir balonun içine hapsolmuş, sürekli aynı anı tekrar ediyordu. Duş alırken sıkışıp kaldığı o lanetli yarım dakikayı, belki daha da kısa bir zaman sıkışması tüm yaşantısına hükmeder olmuştu. Duştan çıktığında farklı biriydi, sönmüş, hayatiyeti her an elinden alınmaya hazır bir zavallı. O ana takılıp kalmış olmanın başına gelen en ciddi bela olduğunu kavradı tüm benliğiyle ve nicedir beklediği o isyan başladı içinde.
Şeffaf balonu parçalayıp, kendini dışarı atamazsa zamanda sıkışıklığı sonsuzca sürecek, uzay mekan bütünlüğü darma duman olacaktı, işte kelimeleri bu yüzden tutamıyordu. Duşta kaybetmişti özünü, kütle çekim gücü o denli zayıflamıştı ki kelimeler ondan kaçıyordu artık. Bu onun zamansız ölümü olurdu. Sevmezdi zamansız işleri. İşte bu kadarından emindi.
Ölgün adımlarla girdiği mutfaktan koşarak çıktı, yatak odasının her zaman sıkışan balkon kapısını zorlayarak açtı, yağmur daha da şiddetlenmişti. Tam arzuladığı gibi. Zemindeki birikinti şimdiden bayağı yükselmişti, terlikleri hemencecik suya battı, Kırmızı ojeleri yağmurda yol alan otomobillerin farları gibi parlıyordu, hoşuna gitti.
Başını göğe doğru kaldırdı, elleriyle saçlarını geriye itti, birkaç dakika kıpırdamadan durdu, dışarda, balkonun altında akan trafik de durmuştu, bildiği, tanıdığı evrende tek hareket eden yağmurdu şimdi. Damlaların gücü zamanı da yavaşlattı, en azından birkaç dakika için. Gümüş sicimlerle sarıldı çırılçıplak kalan bedeni, sular her yerinden şıpır şıpır aksa da ıslaklığı hissetmez olmuştu, şeffaf balon yağmurun gücüne daha fazla direnemedi, büyük bir gürültüyle parçalandı. Onun dışındaki insanlar gök gürültüsü sandı bu ışıklı patlamayı, zamanı birkaç dakika yavaşlatarak ömürlerine ömür kattığımı da bilemeyecekler elbette, ne çıkar diye geçirdi içinden.
Yağmurun sesi kısılıyordu git gide, o da hızını almıştı, balkonun altından bir ses geldi kulağına, bu sesle zamanın yeniden akmaya başladığı anladı. Balkon demirine yaslanıp, aşağı baktı. İlk kez gördüğü tekir bir kedi yavrusu başını kaldırmış, ona sesleniyordu ısrarla. İki kat yukardan kemiklerine kadar ıslanmış olduğu belliydi.
Koşarak aşağı indi, evin kapısını açtığında onu çırılçıplak sandıkları için mi acaba, yoldan geçenler bir tuhaf bakmıştı. Bu havada çıplak gezinir mi, onu giydiren gümüş sicimleri görememişlerdi demek. Tekir kedi tereddütsüz apartmandan içeri girdi, yavru kedi sesiyle hala ona seslenmeyi sürdüyordu. Bakışlarında bir bilmişlik vardı, hemen iki eliyle kavrayıp, göğsüne bastırdı. Kediyi tutabilmişti tüm varlığıyla sevindi buna ve kelimeleri geri döndü:
“Ne işin var bu havada dışarda, zatürre mi olmak istiyorsun?”