Tarihsel süreç içinde insanın doğa karşısındaki yetersizliği, bilimsel gelişmeler sonucunda belli düzeylerde başa baş duruma gelmiş olmasına karşın, bilimin teknolojiye indirgenmesi ve kapitalizmin kullanımı sonucunda bu kez var olan insansal değerleri de yitirerek yine yetmezlikle karşı karşıya kaldı. Çünkü bilimin mühendisliğe indirgenmesi sonucunda yaratılan tekno insan, toplumbilimsel sayılabilecek bir deyişle sürü insan, ortaçağa özgü bir tiptir. Ortaçağ, bireyleşmenin olmadığı sürü toplumun yaşandığı bir dönemdir. Oysa koskoca bir aydınlanma sürecinin sonucunda eskiortaçağdan çıkılmasıyla birlikte insan da bireyselleşerek anlamlı bir kişilik haline gelmeye çalışmıştı. Söz konusu olan insan artık bireydi. Üçüncü bin yılın başında ise yeniden bir geri dönüş süreci yaşanıyor sanki. Bu bir çıkmaz mı?
Son yüzyıldaki gelişmeler tarihsel süreç içindeki tüm gelişmeleri katlayacak düzeydedir. Biyoloji ile mühendisliğin işbirliği sonucunda örneğin yapay organların üretimi, gen teknolojisiyle artık ‘canlı kopyalama’ insanlığın gündemindedir. Yaşam için, doğal çevre koşullarının uygun olmadığı ortamlarda, yaşamın sürdürülebilmesini sağlamak ereklidir bu kavramlar ve bilim alanları. Yani kendi kendine yeterli bir çevre oluşturulması ve insanlığın daha iyi yaşamasını hedeflemektedir. Oysa belleğin yitirilmesiyle yaşanan kötümserlik, karamsarlık ve umutsuzluk olmuştur.
Teknolojik gelişmelerin her şeyi yenilerken insansal olan değerleri tüketmesi, insanı toplumsal ilişkilerinden yalıtlaması, belirsizlik ortamında gelecekten yana umutsuz, karamsar kılması ekonomik küresel kapitalizmin ürünüdür. Geçmişle yaşanan kopuş, yeryüzü insanlığının kültürel birikiminden uzaklaşması ve günübirlik yaşaması da buradan kaynaklanmaktadır. Artık söz konusu olan, bireyselleşen insan değil de tüketime yenik düşmüş, kitle kültürüyle tek tipleştirilmiş sürü insandır. Bu süreci yaşayan insanın durumu, yani gelecek umudunu yitirmesi, geçmiş birikimle bağını koparması, dolayısıyla tarih bilincinden yoksun ve belleksiz olması nedeniyle sürüleşmesi bir ortaçağ izlenimi yaratmaktadır.
Burada garip olan bütün bunların sosyalizmin bir uygulama biçiminden sonra yaşanmasıdır. Emperyalizmin tek kutuplu saldırganlığı belirleyici olmuştur. Reel sosyalizmin çökmüş olması, bir ütopya olarak özellikle bunu yaşayan ve umut eden insanlarda bir düş yıkımına yol açmıştır. Çünkü bu yenilgiyle birlikte insanlık, kendini gerçekleştirmenin ve yeryüzü cennetini yaşanır kılmanın umudunu da geçici olarak yitirmiştir. Doğal olarak sosyalizmden sonra verili süreç içinde komünizmin gelmesi gerekirdi, bu anlamda tarihsel süreç insan beyninde, ona yetmezliğini anımsatarak bir yanılsamaya dönüşmüş, geçmişin hayaleti olarak, bir ortaçağ biçiminde geri dönmüştür. Tarihin bu zamanının böylesine ağlatısal olma gerekçesi de budur.
Tersyüz edilmesi gereken işte bu düş kırıklığıdır. Zor ama olmaz değildir. Tıpkı felsefenin ayakları üzerinde dikilmesi sonucunda dünyanın salt yorumlanmaktan kurtarılarak dönüştürülmesi gibi. Klişe deyişle, felsefenin yeniden maddi bir güç haline gelmesi ve dünyanın yorumlanmasını yeni insana göre yeniden kurgulaması, değiştirip dönüştürmesi bir zorunluluktur. Sürü insanın bireyselleşerek, artık sınırları aşan, ulusal erk ve simgelerin ötesinde, ulus-ötesi bir düşünceyle, ekonomik küreselleşmeye karşıt, bir yeryüzü direnişi ya da ayaklanmasıyla kendine yakışır bir alternatif küreselleşmede buluşması, umudun kör noktasında yeni bir düşü nakışlaması, yeryüzü düşlerini gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Ancak bugün yaşanan süreçte, yeni bir bin yıla girmiş olmamıza karşın unutulan bir kavram vardır: Yabancılaşma. Yabancılaşmanın tüm şiddetiyle, kitle kültürüyle de pompalanan tüketim ve konformizmle birlikte giderek ağırlaşması, sorunun çözümünü daha da güçleştirmektedir. İnsanlar düş kurma yoksunu haline getirilmişlerdir. Sürüleşen insan salt tüketerek yaşamaktadır artık. İnsanın yaşamasının genel geçer ölçütü bu olmuştur. Bireyleşmek, bireycileşmek biçiminde ve yalnızlaşmayla sona ermektedir. Oysa bireyselleşme, insanın özerk birey olarak çağdaş ve sivil örgütlenmelere gitmesinin yolunu da açmalıdır. İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden, benliğinden uzaklaşması ya da ayrılması duygusu anlamına gelen yabancılaşmanın kötü ve insansal olmayan olumsuz sonuçlarından sıyrılabilmek, yeniden umutlanmak, umudu diri kılmak, kendinin ve yeryüzünün ayrımına vararak, sürekli bilincinde olmasının kendiliğinden ve doğal olarak olası bir gerçekleşebilirliği tasarım olarak içselleştirmesi ve onu öte düşlerle varsıllaştırabilmesi için felsefe ve elbette yazına çok ciddi görevler düşmektedir. Sanatın işlevsizleştirilmesi ve anlam boyutundan soyutlanması bu açıdan bakıldığında çok daha önem kazanmaktadır.
Bugün insanın sürüleşmesi denilen olgunun daha ağır ve yoğun yaşanan yabancılaşmadan pek büyük bir ayrımı yoktur. Kitle kültürünün her şeyi sıradanlaştırması, kötü ve sıradanın alışkanlık haline getirilmesi, yitirilen insansal değerlerin yeniden kazandırılabilmesi için, sanatın bütünü kadar yazın da ağlatısal bir görüntü çizmektedir. Bu nedenle yerelden çıkan yeryüzü insanının yaşadıkları ve yarattıklarıyla kalıt anlamında birikime dayanarak yeryüzlüleştirme, yerelin küreselleştirilmesi savaşımında yer alması, bütünsel bir kavgaya girişmesi insanın evrensel anlamda kurtuluşunun yeni biçimlerinden biridir.
Kuşkusuz kitle kültürü içinde yabancılaşan ve sürüleşen insan, çalışmanın yaratıcı özelliğini yitirerek ve kendiliğinden bir eylem olmaktan çıkması, zorunlu olması nedeniyle gündelik yaşamı denetlemekten de uzaktır. Her şeyin ellerinden kayıp gittiğini görmelerine karşın, yaşadıkları fetiş ve meta dünyasında insan olarak insanlıklarından da soyunmakta, dolayısıyla kendilerini gerçekleştirememekte ve birey olamadıkları için kişi olarak da yaşamlarına anlam katamamaktadırlar. Var olan yalnızlaşma, değer yitimi, bazen aşırı denebilecek akılcı ve bürokratik, otoriter dizge onun bilincinden bağımsız hale gelerek, her şeyi nesneleştirmektedir. Sanatta ve yazında nesnenin öncelenmesi, insansal özün ötelenmesidir.
Böylesi bir çağda bu somut verilere “rağmen”, insanın sürü duygusundan kurtularak, özlenen biçimde kendi yaşamını insana yakışır biçimde eline alması hiç kuşkusuz mümkündür. Bu anlamda nicedir yinelercesine imlendiği gibi, yazının böylesi bir gerçeklik içinde anlamlı bir bütün olarak, insana bu karamsar ve umutsuz sürece karşın bir çıkış önermesi vazgeçilmez bir işlevlilik gerektirir. Birey olarak insan ömrünün yetmeyeceği uzun bir tarihsel süreci kapsasa bile, insanın bu dünyanın gerçekleşmesinden vazgeçmesi, yeryüzü yurttaşı olma özelliğini unutması anlaşılır değildir. Evet, düş görmeli, bu düşler gerçek-ötesini varsıllaştırarak renklendirmelidir. Bu da birikimci-toplumcu ve elbette gerçekçi bir yazınla olasıdır. Umutsuz, kendine dönük, hedefi olmayan, anlamsızlığın öne çıkarıldığı işlevsiz bir yazının ısrarla gündemde tutulması ve yaygınlaştırılması insanın kendine ve insanlığına aykırı düşmektedir.
Yazın nereye gidiyor? Bu soruyu yanıtlamaya çabalarken, yazına bir gelecek belirlemek, bir yol çizmekten çok, öncelikle var olanın gözden geçirilmesi, bu bağlam içinde yazını irdelemek gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü yolunu şaşırmış bir eylemliliğin çıkmazları yol eylemesi için, çıkmazı oluşturan engelleri de bilmek, bilince çıkarmak zorunluydu.
Yerellik her sanatsal eylemde bir çıkış noktasıdır. Bulunulan yerdir bir bakıma. Ancak o noktadan yazın, evrensel olmak zorundadır. Bunun için de ulusallığı aşarak evrensellik kazanmalıdır. Bu nedenle artık, evet üretilmiş bir ‘biçim/birim’ olan ulus (devlet) kavramını aşarak, ulus-ötesi’dir yazın. Yazının bir yurdu, sınırlanmış bir erki olan toprak parçası yoktur, o bir coğrafyadan başlayarak yeryüzüne ulaşır. Yazının (elbette yazarın da) ana yurdu tektir: Yeryüzlü’dür o! O yüzden yaratılan her şey, yeryüzü sanatının bir parçasıdır.
Bütün bunlardan dolayıdır ki, insanlığın kalıtına dayanarak bir duyarlılık biçimi oluşturan yeryüzü sanatıdır yazın: Bu nedenle, bir tasarımı ya da bir ütopyayı (olası bir gerçekleşebilirliği) kurmaya çalışan birikimci ve toplumcu bir niteliktir yazının gitmesi gereken yer. Yazının gidebileceği tek yer, yeryüzü insanlığının yüreğidir. O yüzden sınırsız ve erksiz bir yaratı olmalıdır yazın.
Didim, 20 Eylül 2025